Bazı kararlar alınırken daha soğukkanlı olunmalı

Jandarma ve Sahil Güvenliğin, İç İşleri Bakanlığına bağlanma işlemi, eğer doğrudan darbe girişimi ile bağlantılı olarak yapılıyorsa elbette pek çok yanlışı da içinde barındıracaktır.
Darbeleri önlemenin yollarını doğru tespit etmek çok önemlidir. Ayaküstü aceleyle bir takım kararlar alınıp, uygulamaya koymak başkaca mahsurları beraberinde getirebilir.
Elbette, devletin ve milletin bekası için acil gerekli ne tedbir var ise alınması elzemdir.
Bir defa öncelik; devleti, neredeyse tüm kurumlarına sızan ve hatta bazı kurumlarını neredeyse ele geçiren vatan hainlerinden arındırmak olmalıdır.
Hainin; vatanı, milleti, bayrağı, dini, askeri, yargıcı, polisi olmaz.
Ne yargı, ne emniyet, ne asker, ne de başka bir kurum hainlerle özdeşleştirilmemelidir. Bu gerçek vatan evlatlarına ve o kurumlara zulümdür.
Bunlar kanser hücresi gibidir. Farzımuhal, birileri bir şekilde sizin vücudunuza kanser mikrobunu zerk etse hiç kimse sizi kanser mikrobu ile özdeşleştiremez değil mi? Hekimlerin yaptığı ilk işlem, bünyeye zarar vermeden mikropları imha etmek, temizlemek değil midir?
Devlet kurumlarımıza önem derecesine göre yoğunlaşarak kanser (ihanet) mikrobu zerk edilmiştir. Kurumlarımız ve o kurumlarda; vatan için, millet için, devlet için, ezan için, bayrak için bulunanlar masumdur.
Vatana ihanetin cezası, her devirde hemen hemen her ülkede genellikle idamdır. İdam cezası kaldırılırken bu hususun düşünülmemiş olmasının ne büyük eksiklik olduğu meydandadır. O vakitler de, Batının bastırması ile sırf Abdullah Öcalan hainini kurtarmak için acele ile yapılan bir Anayasa değişikliği olmuştur. İdam cezası kaldırılırken, “vatana ihanet” dahil bir-iki istisna konmalıydı.
Kamuran İnan, uzun yıllar milletvekilliği ve bakanlık yapmış, Türkiye’nin en çok okuyan adamlarından. Geçen yıl vefat etti, Allah(cc) rahmet eylesin. Vefat etmeden yaklaşık bir sene evvel diyordu ki; “bu memleketin haini boldur, benim tespitlerime göre 300 bin hain ve ihanet içerisinde faaliyet gösteren 407 dernek vardır” Kamuran İnan, 15 Temmuz’u görseydi, “ben dahi bu kadarını tahmin edemezdim” derdi.
Jeopolitik olarak, dünyanın en önemli coğrafyasında yer alan Anadolu da hainlerin çok olması doğal bile karşılanabilir. Ancak Türk Devletinin bekası için hainlere karşı en zecrî tedbirlerin alınması da o kadar doğal karşılanmalıdır.
Türkiye şu anda yangın yeri, bu hainler çetesi 237 vatandaşımızı şehit etmiştir. Türkiye çok büyük bir badire atlatmıştır. Kendi canımızdan olmasa dahi, ülkemizin Suriye olmasından çok korktuk. Ancak alacağımız tedbirlerin tamamını bu korkular, bu duygular üzerine bina edemeyiz. Bu aşamada yangının söndürülmesi birincil önceliğimiz olması icap ediyor. Orduda, yargıda, poliste, eğitimde vs. yeniden yapılandırma ve restorasyon işlemleri daha geniş zamanda ve daha soğukkanlı yapılmalıdır. Yapılacak işlemler modern çağın gereklerine göre, devleti daha işlevsel, milleti daha mutlu etmelidir. Hiç kimse dedesinin yaptırdığı evde oturmuyor, kuyudan su çekmiyor.
Muhsin Yazıcıoğlu da devletin yeniden yapılandırması gerektiğini; “Türkiye demokratik cumhuriyet değil, maalesef Türkiye bürokratik cumhuriyettir” ifadesini kullanırdı.

Jandarma ve Sahil Güvenliğin İç İşleri Bakanlığına bağlanması gecikmiş bir karardır.

Aslına bakılırsa çok geç kalınmış bir karar. Dünyada bir örneği var mıdır bilemiyorum. Gerek Jandarma Genel Komutanlığı gerekse Sahil Güvenlik Komutanlığı 3 kocalı Hürmüz gibidir.
-Terfileri Genel Kurmay Başkanlığı yapar
-Atamaları Jandarma Genel komutanlığı,
- Görevlendirmeyi de İç İşleri Bakanlığı yapar.
Bu karar, çok çok önceleri 15 Temmuz darbe girişiminden bağımsız olarak alınmalıydı.
Dünya değişiyor, Türkiye değişiyor modern çağın gereklerine uymak gerekiyor. 80 yıl evvel öyle uygun görülmüş olabilir ancak şartlar o kadar değişmiştir ki, bu yapı sürdürülemez hale gelmiştir. Birçok kurum içinde durum böyledir.
Bizde kötü giden bir şeyi değiştirmek için illa bir yerden patlak vermesi gerekiyor. Esasında tüm kurumları; daha iyi, daha verimli hale getirmek için neler yapabilirizin çalışmaları yapılmalıdır.
Ama bizde kurumun başına atanan genel müdür, komutan için orası son duraktır. Çoğunlukla yardımcılar rutin işleri takip eder, genel müdür, komutan da protokol ve imza işlerine bakar. Yukarıdan eleştiri gelmediği sürece sorun yoktur. isterse vatandaşın canı çıksın önemli değildir. “Kanun ve yönetmelikler böyle diyor” diyerek vatandaşı savuşturmak en sık rastlanılan durumlardandır.
Tüm bakanlıklar kendisine bağlı kurumlardan, her yıl daha verimli çalışmanın projesini istemelidir.
Jandarma ve Sahil Güvenlik Komutanlıklarında durum tamamen farklıdır elbette. Bu komutanlıklar İç İşlerine bağlanırken tamamen yeniden yapılandırılmalıdır. Ancak FETÖ ihanet çetesi devletin tüm kurumlarında, özellikle de önemli kurumlarında daha yoğun olarak kadrolaştığı görülüyor. Bu nedenle bu komutanlıklar elbette bu kanser hücrelerinden tamamen temizlendikten sonra ciddi bir düzenleme yapılmalıdır.
Bunları yapabilmek için, İç İşleri Bakanlığı bünyesinde; Jandarma, Sahil Güvenlik komutanlıkları, Emniyet ve sivil bürokrasinin ortak çalışması ile günlerce süren çalışmalar yapılmalıdır. Aceleye getirilerek ve sadece darbe girişimi gözetilerek bir yapılanma başka yanlışlıkları da beraberinde getirecektir.
Jandarma, nihayetinde polisin şehirlerde yaptığını köy ve kırsal alanda yapıyor ve İç işleri Bakanlığının görev alanı dâhilinde faaliyet gösteriyor.
Hatta terörle mücadelede dahi, Silahlı Kuvvetler mümkün olduğunca kullanılmamalıdır. Terörle mücadele, tamamen İç İşleri Bakanlığının görev alanı içerisinde olmalıdır. Gerektiği, elzem olduğu şartlarda Silahlı Kuvvetlerden takviye alınması kadar doğal ne olabilir ki?
Aynı şekilde bir savaş halinde; Emniyet ve jandarmanın Silahlı Kuvvetleri takviye etmesi o kadar doğal olacaktır.
Jandarma ve emniyet; klasik asli görevlerine ilaveten müşterek olarak, terörle mücadele edebilecek, sınırların güvenliğini sağlayacak şekilde yapılandırılmalıdır.
Bu yapılandırmaya; kadro- teşkilatlanma, eğitim, teçhizat ve hukuki yapı dâhil edilmelidir. Sadece görevlendirme ve terfi işlerinin bir yerden alıp öbür tarafa vererek hallolacak bir şey değildir.

Darbe süreci bitti ancak FETÖ’nün ihanetleri bitmez…

Bu saatten sonra birliklerden çıkacak tanklarla yeni bir darbe girişiminin olabileceğini zannetmiyorum. Birliklerin nizamiye çıkışlarındaki belediye kamyonları gayrı kaldırılmalıdır.
Ancak FETÖ ihanet çetesinin ihanetleri kesinlikle bitmeyecektir. Suikastlar dâhil başkaca eylemlerde bulunmaları ihtimaline karşı tedbirler mutlaka alınmalıdır. Bu sinsi ihanet şebekesi her seferinde bu vatanın evlatlarını ve devleti yönetenleri ters köşeye yatırdı. Çok şeytanca planlar yaptıklarını da gördük.
Hemen her yazımda dikkat çekmeye çalıştığım bir hususa tekrar vurgu yapmak istiyorum. FETÖ’nün; Amerika’nın ve Batı’nın emrinde, hizmetinde olan bir ihanet çetesi olduğu neredeyse tarafların yaptıkları açıklamalar ve itiraflardan anlaşılıyor.
Aziz dostum ve sevgili kardeşim, araştırmacı yazar Hakkı Öznur, daha ilk gündeme geldiği yıllarda, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) hakkında çok büyük çalışmalar, araştırmalar yaptı, konferanslar verdi.
Darbe girişimi mi, savaş ilanı mı dersiniz bilemem ama BOP için atılan çok büyük bir adım olduğu muhakkaktır.
Türkiye’nin ekonomisi büyüdü, kendi silahlarını yapar hale geldi. Biraz daha büyümesi halinde BOP’un tamamen rafa kalkacağını düşünen Batı ve Amerika’nın biraz erken düğmeye basmış olması da muhtemeldir.
Allah’a(cc) şükürler olsun ki başarısız oldular. Ancak geri çekildiklerini, çekileceklerini düşünmek gaflet olur. FETÖ’cü 300 hain, başarısızlık halinde mallarını, servetlerini koruma adına eşlerinden boşandıkları ifade ediliyor. Başarısız olma ihtimali her hâlükârda düşünülmüş ve B planı hesapları yapılmıştır. Bu çerçevede başta; Silahlı Kuvvetler, Yargı ve emniyet içerisine zerk edilen kanser mikroplarının tamamının feda edildiği düşünüle bilinir mi?
Yani, Silahlı Kuvvetlerdeki FETÖ’cü yapılanmanın, sadece darbe girişimine teşebbüs edenlerden ibaret olduğunu düşünülmemelidir. Önemli bir kısmına; “siz kendinizi gizlemeye devam edin, sizi B planında kullanabiliriz” demeleri muhtemeldir. SU UYUR, DÜŞMAN VE İŞBİRLİKÇİSİ FETÖ’CÜ HAİNLER UYUMAZ

Aslında FETÖ Silahlı Terör Örgütünün, 17-25 Aralık’a gelinceye kadar iki önemli ihanet girişiminde büyük ölçüde başarılı olduklarını, mesafe aldıklarını görüyoruz.

İlki, 2007 – 2010 tarihleri arasında Ergenekon ve Balyoz davaları adı altında Türk Silahlı Kuvvetlerine vurulan darbe.

Kurgu öyle detaylı ve mükemmel hazırlanmıştı ki, herkesi ters köşeye yatırdı. Yüzlerce subay, astsubay, sivil önemli kişiler ve emekli kuvvet komutanları dâhil generaller, hatta bir yıl evvel emekli olan Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ tutuklanmıştı. 

Burada olayların kronolojisini yazacak değiliz, sadece meramımızı anlatacak kadar kısa bir özet yapmanın faydalı olacağı kanaatindeyim.

2009-2010 yıllarında, 2003 yılında 1nci Ordu karargâhında hazırlandığı iddia edilen; "Balyoz Harekât Planı" başlıklı belgeler ve Genelkurmay Başkanlığı Bilgi Destek Dairesi tarafından hazırlandığı öne sürülen Albay Dursun Çiçek imzalı "İrticayla Mücadele Eylem Planı" denilen bir belge vardı. Bu belgede, AKP ve Fetullah Gülen cemaatini bitirmeye yönelik planlar vardı. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde “irtica ile mücadele birimi” oluşturulduğu iddiası da gazete haberlerinde yer almıştı.

FETÖ terör örgütünü tehlike gören; çoğu subay ve general olmak üzere 400 den fazla tutuklama yapıldığı sonradan anlaşılacaktı.

Tutuklanan askerlerin tamamına yakını, 28 Şubat sürecinde FETÖ örgütüne muhalif ve onlara problem çıkartacak inançlı subay ve astsubayların tasfiyesinde kullanılmıştı.

Zaten, FETÖ terör örgütünün ilk kurulduğundan itibaren iki temel özelliği; sinsilik ve başkalarını kullanmak olmuştur. 

Kullanmak derken; kimi zaman önemli mevkilerde olan bireyleri, kimi zaman partileri, Silahlı Kuvvetleri, medyayı, spor kulüplerini, yargıyı, emniyeti ya da bu kurumlar içerisindeki bazı grupları kullanmıştır.

Ergenekon ve Balyoz operasyonlarında da, AKP’yi çok fena olarak kullanmıştır. Sahte belgeler düzenleyerek; “Ordu size darbe yapacak, bakın belgesi de burada” diyerek AKP’yi tahrik etmiştir.

Ancak bunları yine sinsice yapıyorlar

Nasıl yapıyorlar; yargıda kadrolaşmışlar, önce bir valizle bir gazeteye sözde belgeler geliyor, müteakiben yargı içerisindeki FETÖ terör örgütü mensubu yargıçlar devreye girerek tutuklamalara başlıyor.

Türkiye’de hiç kimse, bu operasyonun FETÖ silahlı terör örgütü tarafından yapılan bir kumpas olduğunun farkına varmıyor. Hatta bu yargıçlar, AKP’ye düzenlenecek darbeyi önledikleri için kahraman ilan ediliyorlar.

Tutuklanan askerler; “bu bir kumpastır, belgeler sahtedir” diye feryadı figan ederken, dönemin başbakanı; “ben bu davanın savcısıyım” diyebiliyordu. Başbakan haklıydı, darbe önlenmiş, darbeci generaller tutuklanmıştı!!... Elbette kandırıldığının farkında değildi.

 

03 Temmuz 2011 de Fenerbahçe’ye kumpas

Yargı içerisindeki FETÖ terör örgütü yapılanması hızını alamamış, Fenerbahçe spor kulübünü ele geçirmek üzere 03 Temmuz 2011 düğmeye basmıştır. 03 Temmuz öncesinde belli ki, FB spor kulübü Başkanı Aziz Yıldırım tehdit edilmiş.

O yıl ligi, FB şampiyon, Trabzonspor ise aynı puanla ikinci olarak bitirmişti. Ortam şike davası için uygundu. 

Şike davasından FB Başkanı ve pek çok yöneticisi tutuklanmıştı. Tabi başka kulüplerden de tutuklananlar olmuştu ama hedef FB idi.

Aziz Yıldırım; “Bu Fetullah Gülen Cemaatinin bir kumpasıdır” diye feryadı figan etse de, kulaklar sağır, duyan olmamıştır. Zira diğer rakip kulüpler ve medya, FB’nin şike yapığı üzerine odaklanmıştır. Burada da başta Trabzonspor ve Galatasaray Spor kulüpleri olmak üzere medya çok fena kullanılmıştır.

Bir süre sonra Başbakan Erdoğan’ın kafasında soru işaretleri belirmeye başlamıştır. Bu ihanet çetesinin yargıdaki uzantıları, MİT müsteşarı Hakan Fidan’ı tutuklama niyetini ortaya koyunca, Başbakanın kafasında soru işaretleri tamamen yok oluyor. Durum gayrı netleşmiştir. Başbakan Erdoğan FETÖ’nün kara ve hain yüzünü görmüştür.

 

17-25 Aralık 2013’de FETÖ Silahlı Terör Örgütü alenen Türk Devletine savaş ilan ediyordu

FETÖ silahlı terör Örgütü; Yargıda, Emniyette, Silahlı Kuvvetlerde ve devletin diğer kurumlarında yeterince güçlendiği kanaatine varmış olacak ki, alenen ortaya çıkıyor. 17-25 Aralık 2013 tarihlerinde olanları biliyoruz. Rüşvet ve Yolsuzluk adı altında, meşru hükümeti devirme operasyonu başlatıyorlardı. Bu bir darbe girişimiydi, o zaman da Başbakan R. Tayyip Erdoğan’ın dirayetli duruşuyla bu girişim bertaraf ediliyordu. Erdoğan değil de Demirel olsaydı bu darbecilere Türkiye’yi teslim ederdi!...

Bu sefer de muhalefet partileri ve medya kullanılıyordu. Muhalefet tamamen rüşvet ve yolsuzluğa odaklanıyordu. Hâlbuki devlet içerisinde paralel yapı oluşturan bir örgüt, darbe yaparak meşru hükümeti devirmek ve Başbakanı yargılamak üzere operasyon yapmıştı. 

Bu darbe girişiminden sonra, FETÖ terör örgütünün bir kanser hücresi gibi devlet içerisine sirayet ettiğini ve bu durumun vahametini sadece Başbakan Erdoğan ve bazı bakanlar idrak edebilmişti. 

Daha sonrasında Cumhurbaşkanı olan Erdoğan, her toplantısında bu terör örgütü ile mücadele etme gereğinin çok önemli olduğunu ifade etse de birkaç bakan hariç yalnız bırakılmıştır. Benin şahsi kanaatim öyle ki; Başbakan ve bakanların birçoğu, Silahlı Kuvvetler, medya ve toplumun birçok kesimi bu tehlikenin vahametini idrak edememişlerdi. Hatta Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’a; “paranoya görüyor” ithamları olmuştu.

 

Ya, 17-25 Aralık Operasyonları olmasaydı… 

25 Aralık’tan sonra Emniyet ve Yargıda önemli temizlik yapıldı. Ayrıca yargıda yapılan bir takım düzenlemeler ile FETÖ’cü yargıçlar pasifize edildi. 

Eğer 25 Aralık’tan sonra Yargı ve Emniyette FETÖ’cü militanlar bertaraf edilmemiş olsalardı 15 Temmuz darbe girişiminde, kalkışmasında çok daha fena şeyler olabilirdi.

Erdoğan’ı; Beğenirsiniz - beğenmezsiniz, kızarsınız – seversiniz doğaldır. Ancak lider olarak Erdoğan’ın dirayeti ve öngörüsü Türkiye’yi çok büyük bir badireden kurtarmıştır.

 

Ama Tehlike geçmedi

Henüz tehlike geçmedi, bu vatansızlar nerede, ne zaman, ne yapacakları belli olmuyor. O kadar sinsiler ki, her seferinde bu yüce milleti ters köşeye yatırabilirler

Bakın son konuşmasında Amerikan uşağı ihanet çetesinin başı ne diyor:

"Varsın bir sürü ahmak bir başarı elde etmiş gibi güle dursun, düğünler dernekler kursun, o komik durumlarını birer bayram ilan etsinler fakat dünya onları alaya alıyor" "Hayatta kalırlarsa eğer yaptıklarından utanacaklar ve keşke diyecekler fakat öbür tarafta da keşke diyemeyecekler" tehdidiyle devam ettirdi.”

Aslında FETÖ Silahlı Terör Örgütünün, 17-25 Aralık’a gelinceye kadar iki önemli ihanet girişiminde büyük ölçüde başarılı olduklarını, mesafe aldıklarını görüyoruz.

İlki, 2007 – 2010 tarihleri arasında Ergenekon ve Balyoz davaları adı altında Türk Silahlı Kuvvetlerine vurulan darbe.

Kurgu öyle detaylı ve mükemmel hazırlanmıştı ki, herkesi ters köşeye yatırdı. Yüzlerce subay, astsubay, sivil önemli kişiler ve emekli kuvvet komutanları dâhil generaller, hatta bir yıl evvel emekli olan Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ tutuklanmıştı.

Burada olayların kronolojisini yazacak değiliz, sadece meramımızı anlatacak kadar kısa bir özet yapmanın faydalı olacağı kanaatindeyim.

2009-2010 yıllarında, 2003 yılında 1nci Ordu karargâhında hazırlandığı iddia edilen; "Balyoz Harekât Planı" başlıklı belgeler ve Genelkurmay Başkanlığı Bilgi Destek Dairesi tarafından hazırlandığı öne sürülen Albay Dursun Çiçek imzalı "İrticayla Mücadele Eylem Planı" denilen bir belge vardı. Bu belgede, AKP ve Fetullah Gülen cemaatini bitirmeye yönelik planlar vardı. Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde “irtica ile mücadele birimi” oluşturulduğu iddiası da gazete haberlerinde yer almıştı.

FETÖ terör örgütünü tehlike gören; çoğu subay ve general olmak üzere 400 den fazla tutuklama yapıldığı sonradan anlaşılacaktı.

Tutuklanan askerlerin tamamına yakını, 28 Şubat sürecinde FETÖ örgütüne muhalif ve onlara problem çıkartacak inançlı subay ve astsubayların tasfiyesinde kullanılmıştı.

Zaten, FETÖ terör örgütünün ilk kurulduğundan itibaren iki temel özelliği; sinsilik ve başkalarını kullanmak olmuştur.

Kullanmak derken; kimi zaman önemli mevkilerde olan bireyleri, kimi zaman partileri, Silahlı Kuvvetleri, medyayı, spor kulüplerini, yargıyı, emniyeti ya da bu kurumlar içerisindeki bazı grupları kullanmıştır.

Ergenekon ve Balyoz operasyonlarında da, AKP’yi çok fena olarak kullanmıştır. Sahte belgeler düzenleyerek; “Ordu size darbe yapacak, bakın belgesi de burada” diyerek AKP’yi tahrik etmiştir.

Ancak bunları yine sinsice yapıyorlar

Nasıl yapıyorlar; yargıda kadrolaşmışlar, önce bir valizle bir gazeteye sözde belgeler geliyor, müteakiben yargı içerisindeki FETÖ terör örgütü mensubu yargıçlar devreye girerek tutuklamalara başlıyor.

Türkiye’de hiç kimse, bu operasyonun FETÖ silahlı terör örgütü tarafından yapılan bir kumpas olduğunun farkına varmıyor. Hatta bu yargıçlar, AKP’ye düzenlenecek darbeyi önledikleri için kahraman ilan ediliyorlar.

Tutuklanan askerler; “bu bir kumpastır, belgeler sahtedir” diye feryadı figan ederken, dönemin başbakanı; “ben bu davanın savcısıyım” diyebiliyordu. Başbakan haklıydı, darbe önlenmiş, darbeci generaller tutuklanmıştı!!... Elbette kandırıldığının farkında değildi.

03 Temmuz 2011 de Fenerbahçe’ye kumpas

Yargı içerisindeki FETÖ terör örgütü yapılanması hızını alamamış, Fenerbahçe spor kulübünü ele geçirmek üzere 03 Temmuz 2011 düğmeye basmıştır. 03 Temmuz öncesinde belli ki, FB spor kulübü Başkanı Aziz Yıldırım tehdit edilmiş.

O yıl ligi, FB şampiyon, Trabzonspor ise aynı puanla ikinci olarak bitirmişti. Ortam şike davası için uygundu.

Şike davasından FB Başkanı ve pek çok yöneticisi tutuklanmıştı. Tabi başka kulüplerden de tutuklananlar olmuştu ama hedef FB idi.

Aziz Yıldırım; “Bu Fetullah Gülen Cemaatinin bir kumpasıdır” diye feryadı figan etse de, kulaklar sağır, duyan olmamıştır. Zira diğer rakip kulüpler ve medya, FB’nin şike yapığı üzerine odaklanmıştır. Burada da başta Trabzonspor ve Galatasaray Spor kulüpleri olmak üzere medya çok fena kullanılmıştır.

Bir süre sonra Başbakan Erdoğan’ın kafasında soru işaretleri belirmeye başlamıştır. Bu ihanet çetesinin yargıdaki uzantıları, MİT müsteşarı Hakan Fidan’ı tutuklama niyetini ortaya koyunca, Başbakanın kafasında soru işaretleri tamamen yok oluyor. Durum gayrı netleşmiştir. Başbakan Erdoğan FETÖ’nün kara ve hain yüzünü görmüştür.

17-25 Aralık 2013’de FETÖ Silahlı Terör Örgütü alenen Türk Devletine savaş ilan ediyordu

FETÖ silahlı terör Örgütü; Yargıda, Emniyette, Silahlı Kuvvetlerde ve devletin diğer kurumlarında yeterince güçlendiği kanaatine varmış olacak ki, alenen ortaya çıkıyor. 17-25 Aralık 2013 tarihlerinde olanları biliyoruz. Rüşvet ve Yolsuzluk adı altında, meşru hükümeti devirme operasyonu başlatıyorlardı. Bu bir darbe girişimiydi, o zaman da Başbakan R. Tayyip Erdoğan’ın dirayetli duruşuyla bu girişim bertaraf ediliyordu. Erdoğan değil de Demirel olsaydı bu darbecilere Türkiye’yi teslim ederdi!...

Bu sefer de muhalefet partileri ve medya kullanılıyordu. Muhalefet tamamen rüşvet ve yolsuzluğa odaklanıyordu. Hâlbuki devlet içerisinde paralel yapı oluşturan bir örgüt, darbe yaparak meşru hükümeti devirmek ve Başbakanı yargılamak üzere operasyon yapmıştı.

Bu darbe girişiminden sonra, FETÖ terör örgütünün bir kanser hücresi gibi devlet içerisine sirayet ettiğini ve bu durumun vahametini sadece Başbakan Erdoğan ve bazı bakanlar idrak edebilmişti.

Daha sonrasında Cumhurbaşkanı olan Erdoğan, her toplantısında bu terör örgütü ile mücadele etme gereğinin çok önemli olduğunu ifade etse de birkaç bakan hariç yalnız bırakılmıştır. Benin şahsi kanaatim öyle ki; Başbakan ve bakanların birçoğu, Silahlı Kuvvetler, medya ve toplumun birçok kesimi bu tehlikenin vahametini idrak edememişlerdi. Hatta Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’a; “paranoya görüyor” ithamları olmuştu.

Ya, 17-25 Aralık Operasyonları olmasaydı…

25 Aralık’tan sonra Emniyet ve Yargıda önemli temizlik yapıldı. Ayrıca yargıda yapılan bir takım düzenlemeler ile FETÖ’cü yargıçlar pasifize edildi.

Eğer 25 Aralık’tan sonra Yargı ve Emniyette FETÖ’cü militanlar bertaraf edilmemiş olsalardı 15 Temmuz darbe girişiminde, kalkışmasında çok daha fena şeyler olabilirdi.

Erdoğan’ı; Beğenirsiniz - beğenmezsiniz, kızarsınız – seversiniz doğaldır. Ancak lider olarak Erdoğan’ın dirayeti ve öngörüsü Türkiye’yi çok büyük bir badireden kurtarmıştır.

Ama Tehlike geçmedi

Henüz tehlike geçmedi, bu vatansızlar nerede, ne zaman, ne yapacakları belli olmuyor. O kadar sinsiler ki, her seferinde bu yüce milleti ters köşeye yatırabilirler

Bakın son konuşmasında Amerikan uşağı ihanet çetesinin başı ne diyor:

"Varsın bir sürü ahmak bir başarı elde etmiş gibi güle dursun, düğünler dernekler kursun, o komik durumlarını birer bayram ilan etsinler fakat dünya onları alaya alıyor" "Hayatta kalırlarsa eğer yaptıklarından utanacaklar ve keşke diyecekler fakat öbür tarafta da keşke diyemeyecekler" tehdidiyle devam ettirdi.”

Muhammed Ali; dünyanın gelmiş-geçmiş en popüler sporcusu… Bugün ona veda ettik, mekânı Cennet olur inşallah.

O, bir boksörden çok daha fazlasıydı.

1964 yılında 22 yaşındayken, S. Liston'u yenip Dünya Şampiyonu oldu. Bu zaferden sonra dinini değiştirdiğini ve İslam'a geçtiğini açıkladı. Muhammed Ali ismini aldı ve çok sevdiği boksa 1967'den 1970'e kadar ara vermek zorunda kaldı. "Vietnamlılar bana hiçbir kötülük yapmadılar ki onlarla savaşayım." diyerek Vietnam Savaşı'na gitmediği için 5 yıl hapis ve 10 bin dolar para cezasına çarptırıldı. Lisansı ve pasaportu elinden alınınca dava süresince maddi sıkıntılar yaşadı. 1970'te temyiz davasını kazanıp tekrar boksa döndü. 1971'de Joe Frazier ile 'Asrın maçı'na çıktı ve profesyonel boks kariyerinde ilk defa kaybetti. İki buçuk yıl boyunca sadece 2 maç yapabildiği için bu maçı kaybedeceği zaten tahmin ediliyordu ve isteniyordu.

Muhammed Ali; Martin Luther King, Jr. ve MalcolmX’in yolundan giderek; ırkçılığa karşı, ezilenlere karşı müthiş bir mücadelenin içerisine girdi. O aynı zamanda MalcolmX gibi İslam’ın bayraktarlarından biri oldu.
1960 Roma Olimpiyatlarında şampiyon olmuştu, olimpiyatlardan döndükten iki gün sonra bir lokantada sadece beyazlara servis yapıldığını öğrenince, altın madalyasını Ohio Nehri'ne atmıştır.

Kariyerinde çıktığı 61 maçın sadece 5’inde mağlup olmuştur, galip geldiği 56 maçın 37’sini ise nakavtla kazanmıştır.

Boksör olmasaydı, bu kadar popüler olamazdı elbette. Çünkü O’nun rakibine vurduğu her yumruk, mazlumun zalime attığı yumruk olarak algılanmıştır.

Bizim nesilden, imkânı olup da onun maçını seyretmeyen pek azdır. Özellikle Müslüman olduktan sonra Muhammed Ali’nin her maçı Türkiye de gündemin birinci maddesiydi.

Sanırım 1974 yılıydı, Kuleli Askeri lisesi Hersek Kampında sabaha karşı yapılacak maçını nasıl beklediğimi, hala bugün gibi hatırlarım. Gazino herkesi alacak kadar büyük değildi, akşam yemeğini yedikten sonra koşarak yer kapmıştık. Sabaha kadar maçı beklerken sivrisineklerle nasıl bir mücadele içine girdiğimizi çok iyi hatırlıyorum. Onun vurduğu her yumruk bizi o kadar mutlu ediyordu ki sivrisineklere de uykusuzluğa da katlanmaya değiyordu.

Muhammed Ali’nin attığı yumruklar; Müslümanın düşmana, mazlumun zalime, horlanan - ezilen zencinin beyaza attığı yumruktu…

İşte bu nedenle; o sadece Müslümanların değil, o sadece zencilerin değil, tüm ezilen – horlanan mazlumların gönlünde taht kurdu.

Muhammed Ali Yumruğunu da, madalyalarını da; insanlığın, Müslümanlığın, ezilen mazlumların emrine vakfetti. Ölene kadar davasından taviz vermedi. Boksu bıraktıktan sonra da çalışmalarına devam etti.
Korkusuzdu, cesurdu; Yumruğunu balyoz gibi indiriyordu emperyalistlerin bütün putlarına…

Son nefesine kadar da, İslam’ın evrensel mesajını kendi üslubunca haykırmaktan geri durmadı.

Bugün, ABD’lerinin başkanlığına Müslüman bir aileden, siyahi Barack Obama gelebiliyorsa; Martin Luther King, Jr., MalcolmX ve Muhammed Ali gibi korkusuz cengaverlerin mücadeleleri sonucudur.


Muhammed Ali’nin unutulmayan bazı sözleri:

-Allah'tan zenginlik istedim; bana İslâm'ı verdi
-Ben sigara içmem. Ama bir kibrit paketi taşırım cebimde. Ne zaman bir günah işlemeye kalksam, bir kibrit yakarım. Elime tutarım. Ve kendi kendime derim ki, “Ali, sen bu ateşe dayanamıyorsun. Cehennem ateşine nasıl dayanaksın?”
-Bir hayatımız var, yakında geçmişte kalacak; yalnızca Allah için yaptıklarımız sonsuza dek kalacak,
-Cassius Marcellus Clay benim köle adımdı ve bitti. Artık benim adım Muhammed Ali.
- İmkânsız, kendilerine verilen dünyanın içinde yaşamayı, onu değiştirmek için gereken enerjiyi keşfetmekten daha kolay bulan küçük insanların ortaya attığı büyük bir sözcüktür.
- İmkânsız bir gerçek değil. Bir fikir. İmkânsız bir tebliğ değil. Bir cüret. İmkânsız bir potansiyel. İmkânsız geçici. İmkânsız hiçbir şey.
- Ben en büyüğüm; bunu öyle olduğumu bilmeden bile söyledim. Bunu yeterince söylediğimi düşünürsem, dünyayı gerçekten en büyük olduğuma ikna ederim.
- Aklım onu anlayabilir ve kalbim ona inanabilirse, işte o zaman başarabilirim.
- Risk almak için yeterince cesur olmayanlar, hayatta hiçbir şey başaramaz.
- Hayal gücü olmayan insanın kanatları yoktur.
- Her günü son gününmüş gibi yaşa. Çünkü bir gün haklı çıkacaksın.
- Ben en büyük değilim; ben iki kere en büyüğüm.
- O kadar hızlıyım ki geçen gece otel odasında ışıkları söndürdüm ve yatağa girdiğimde oda daha karanlık olmamıştı.
- Kelebek gibi uçarım, arı gibi sokarım.
-Hollywood Bulvarı'na Yıldızı konulmak istendiğinde, «Ben Peygamber ismi taşıyorum. İsmimi yerlere yazdırmam» diyerek reddetmişti.

Köşe Yazarları