Evet, yanlış okumadınız... Kanaatimce, Türk milletinin ve sivil siyasi liderliğin canını ortaya koyarak yaptığı mücadele sayesinde, FETÖ’nün darbe girişimi püskürtülmüş; kazanılan bu zafer, Türkiye’nin “Tam Bağımsızlık” yolunda attığı büyük adımlardan biri olmuştur. Biliyorum, Türkiye tarihini 1923’le başlatıp 1938 ile bitiren sıkı Kemalistler buna itiraz edeceklerdir. Hatta, hiç utanmadan Türkiye Cumhuriyetinin ilk kurulduğu günlerden itibaren “tam bağımsız” bir devlet olduğu yalanını da söyleyeceklerdir. Bana göre, Türkiye, yaklaşık 15 yıl öncesine kadar, Batı ve ABD’nin kendisine çizdiği çerçevenin dışına çıkamayan, tabir caizse kalın bir fanusun içinde yaşamaya mecbur bırakılmış bir devletti. Aydınlardan daha çok, halk da bu gerçeği görmüş olmalı ki, masonik çevrelerin ve nesebi gayri sahih “Beyaz Türkler” tesmiye edilen güruhun elinden iktidarı alan AK-Parti hükumetlerine desteğini azaltmadan devam ettirmiştir. İktidarlarını kaybeden ve demokratik yollarla kazanamayacaklarını anlayan hırslı güruhlar, küresel güçlerle işbirliği yaparak içerde büyük bir ihanet cephesi oluşturdular. Türkiye’yi istikrarsızlaştırmak ve özellikle bir iç savaşa sürüklemek için birçok operasyon gerçekleştirdiler. Yüzlerce masum insanın kanına girdiler... Binlerce asker, polis ve korucuyu şehit ettiler; ama Türk milleti hiç psikolojik bir yılgınlık ve ümitsizlik göstermedi. Yalnız, bu arada Türkiye’nin iç ve dış düşmanları da hiç gevşemedi; hatta giderek sertleşti. Küresel güçler, dışarıdan bakıldığında bir araya gelemeyecek kadar ayrı görünen ihanet odaklarını, Tayip Erdoğan ve Türkiye düşmanlığında birleştirdiler. “Tayip Erdoğan yok edilirse, Türkiye’nin sırtını bir daha kalkmamak üzere yere yapıştıracaklarını” biliyorlardı. Ondan sonra, ülke, nerede sonlanacağı belli olmayan bir kaos ve iç savaş ortamına sürüklenecekti. Belki milyonlarca insan öldürülecek, her şey darmadağın olacak ve kuzgunlar devletin başına çokuşacaktı. Son tahlilde, FETÖ darbe girişimi Anadolu’yu işgal hareketiydi. İkinci kademede MOSSAD, CIA ve MI6 daha çok devreye girecek (zaten hiç devre dışı kalmadılar) ve bir iç savaş başlatacaklardı. Ülkenin bütün kazanımları eritilecek, altyapısı çökertilecek, savunma sanayiinde atılan adımlar sıfırlanacak ve büyük projeler durdurulacaktı. Türkiye, şayet yaşamasına müsaade edilecek olursa, 1980’li ve 1990’lı yıllardaki gibi içe kapanacak, yine 70 sente muhtaç hale getirilip IMF’nin borç yuları boğazımıza geçirilecekti. Böylece, bütün Müslümanların son kalesi olan Türkiye Cumhuriyeti düşecek ve uzun süren bir esaret devri başlayacaktı. Bunları tahmin etmek hiç de zor bir şey değil; bırakınız bunları, daha da fazlası olacaktı... Şükürler olsun ki, Allah’ın yardımıyla millet, darbecileri Osmanlı tokadı ile yere serdi. Eğer akıllanmazlar ve yine bir darbe girişiminde bulunurlarsa, Türk milletinden daha büyük bir tokat yemeleri mukadderdir. Biyolojiden bir misal vereyim size... Biliyorsunuz, vücudumuzu mikroplara karşı dayanıklı kılmak için aşı yaparız. Aşı nedir, biliyor musunuz? Aslında aşı, zayıflatılmış mikrobun hücrelere tanıtılması ve bu mikropla tekrar karşılaştığı zaman vücudun tepki verecek hale getirilmesidir. Dikkat ediniz, olay şöyle cereyan eder: Zayıflatılmış mikroba karşı düşük düzeyde tepki veren sağlıklı vücut, daha güçlü mikropla karşılaştığında çok daha büyük bir tepki verir. Eğer bundan sonra darbe girişimleri olursa, Türk milleti tıpkı aşı yapılmış bir vücut gibi çok daha büyük bir tepki verecektir. Zira, bu yapay bir durum değil, fıtratın gereğidir.  
ABD’nin başını çektiği küresel güçler, genelde Türk milletinin sosyo-psikolojik tahlilini yaparken büyük yanılgılara düşüyorlar. İngilizler de Çanakkale’de bu yanılgıya düşmüşler ve ağır bir yenilgi almışlardı. İngilizlerin Akdeniz Orduları Başkomutanı Ian Hamilton’un “Gelibolu Hatıraları 1915” okunduğu zaman, orada da Almanlara büyük önem atfedilirken, neredeyse Türkler hesaba bile katılmamıştı... Tabii ki, öngörüleri hiç doğru çıkmamıştı. Başka toplumların analizinde de bu hataları yaptıklarına şahit oluyoruz. Bu yüzden de ABD’nin 2. Dünya Savaşı dışında girdiği hiçbir savaşı zaferle sonuçlandırdıkları görülmemiştir. Alın Vietnam savaşını, alın Irak ve Afganistan işgalini... Ortada somut bir zafer veya başarı var mı? İşte bundan dolayıdır ki, küresel güçlerin üçüncü dünya ülkelerindeki beşeri sermayeleri, çökertmek istedikleri toplumların içinden devşirilmektedir. Tarih boyunca böyle gelen gelenek, günümüzde de hiç bozulmadı. Bu sefer de içeriden devşirilen FETÖ’cü hainlerle işe başladılar. Bu hainlerin önemli bir özelliği, milletin kılcal damarlarına kadar nüfuz edebilecek bir argümanı (Müslümanlığı) kullanmalarıydı. Allah’ın yolunu bırakıp ABD’nin yoluna girdikleri için ferasetlerini kaybettiklerini ve efendilerine benzediklerini farkedemediler. Hainler de Türk milletinin psikolojisini çözümleyemediler. Zaten milletten soyutlanmış bir hayat yaşadıkları için bu da yanılgıyı arttırıcı bir faktör oldu. FETÖ’cüler “tankları, uçakları ve helikopterleri televizyonlardan halka gösterirsek, hiç kimse yerinden kıpırdamaz” zannettiler. Bu ahmakça değerlendirmenin sonucu çok ağır oldu: hezimet ve zillet... Dikkat edin, ister bir zafer kazanılsın, ister bir hezimet yaşansın; küresel güçlerden bir insan kaybı oluyor mu? Hayır... Hainler kendi vatanlarına ve milletlerine ihanet ederek öbür dünyalarını kaybederken, onların karşısında vatanını ve namusunu savunanlar da kutlu bir savaşın şehitleri veya gazileri oluyorlar... Şimdi soruyorum: kim kaybetmiş oluyor? 
Ordu içinde yuvalanmış FETÖ’cü ihanet şebekesinin ağır mağlubiyeti; Türkiye’nin üzerine kapatılan kalın fanusun büyük bir iç basınçla tuzla buz olması ve Türk milletinin zilletten kurtulması anlamına gelmektedir. Eğer beklenmedik gelişmeler yaşanmazsa, darbecilerin hemen hepsinin hayatı cezaevlerinde son bulacaktır.  Türkiye ise, altyapısını ve ekonomisini güçlendirerek büyümeye devam edecektir.
 
DARBE GİRİŞİMİNİ İLK HABER ALDIĞIM DAKİKALAR...
 
Darbe girişimini Uluslararası Biyoloji Olimpiyatları için gittiğimiz Vietnam’ın başkenti Hanoi’de aldım. Vietnam ile Türkiye arasında tam dört saatlik zaman farkı var... Gecenin yarısını geçmişiz... Biyolojik saatimiz gece ve gündüze ayarlı olduğu için hepimiz derin bir uykudayız. Vietnam’da tarih 16 Temmuz 2016, yerel saat 02.00... Türkiye’de ise tarih 15 Temmuz 2016, yerel saat 10.00 suları... Başucumdaki sabit telefon kesik kesik çalıyor. Arayan kişiyi tahmin ettiğim için “alo” demeden uyku sersemliği ile “efendim Leyla” diyorum. Leyla hoca, heyecanlı bir sesle “Turan abi Türkiye’de askeri darbe olmuş, Başbakan ve Cumhurbaşkanının akıbeti belirsizmiş” deyince yataktan fırlıyorum... “Eyvah, bizi bir iç savaşa sürükleyecekler” diye mırıldanıyorum. Şehirlerinde hemen her gün bombaların patlatıldığı, yüzlerce insanın öldürüldüğü Irak ve Suriye gibi bir manzara canlanıyor beynimde.. Toz duman içinde kalmış böyle bir ülkede, çocuklarımı ve torunlarımı nasıl bir geleceğin beklediğini düşünmeye başlıyorum. Bunlar saniyeler içinde beynimden geçiyor... Hani, insanın ölüm tehlikesi ile karşı karşıya kaldığı bazı anlar olur da, saniyeler içinde hayatının tümü hızlandırılmış film şeridi gibi gözünün önünden geçer ya, işte öyle bir şey yaşıyorum... Böyle durumlarda Allah’a sığınmaktan başka çareniz yok... Dilimden “Allah’ım! ülkemizi, milletimizi, ümmetimizi ve devletimizi her türlü kötülüklerden sen koru!” duası dökülüyor... Hemen otelin “wi-fi”sine girip wattsapp’ı açıp ailemi telefonla arıyorum. Çocuklarım büyük çatışmalardan ve uçakların bombalama yaptığından bahsediyor. Yaklaşık dört aylık hamile olan küçük gelinimi, düşük sancıları tutuyor. Çocukların konuştuklarına inanamıyorum ve “Olamaz!” diye bağırıyorum... Çocukları teskin etmek için, duydukları sesin, ses duvarını aşan uçakların çıkardığı egzoz gürültüsünden kaynaklandığını söylüyorum. “Bunlar gözdağı vermedir, korkmayın!” diyorum. Daha sonra kızımın dışarıya çıkıp jetlere “Allah belanızı versin namussuzlar!” diyerek bağırdığını söylüyorlar. Bunu duyunca, milletimin tepkisinin çok büyük olacağını tahmin ediyorum. Peşinden BBC’yi açıyorum... BBC spikerleri ve yorumcuları, gözlerinin içi gülerek Boğaziçi Köprüsünü tutmuş tankları, havada uçan uçak ve helikopterlerin bombalama görüntülerini veriyor. Ne yazık ki, çocukların söyledikleri doğru çıkıyor. Biraz sonra TRT spikeri, normal olmayan bir yüz ifadesi ve titreyen sesi ile ekranda darbecilerin bildirisini okuyor... Nedense, onun da gözünün içinde bir memnuniyet pırıltısı görüyor gibi oluyorum. Çok ilginçtir; Prof. Dr. Leyla Açık hocadan da aynı yorumu duyuyorum... Nedense, CNN Türk televizyonundaki Hande Fırat’ın vücut dili bize daha samimi gelmişti. 
Kendimle ilgili verdiğim birçok kararlarda yanıldığım durumlar olmuştur; ama çok önemli tarihi dönemeçlerde hep milletimin yanında yer aldım. Burada da milletimin safında, darbecilerin karşısında konumlandım. Darbecilerin, genellikle dünyadaki ve toplumdaki değişimi doğru okuyamayan, büyük devletlerin ve küresel güçlerin planladığı büyük oyunların içinde piyon olmaktan öte gidemeyen patolojik tipler olduğunu biliyorum. Eminim ki, bu darbeciler de, 15-20 yıl öncesinin Türkiye’sinde yaşadıklarını sanıyorlardı. Toplumdan yalıtılmış bir hayat yaşadıkları için, hiçbir zaman toplumdaki değişim süreçlerini yeterince idrak edemiyorlardı. Sanki bu, klasik bir darbe değil de, iç savaş başlatıcı terörist bir eylem olduğu anlaşılıyordu. Emir-komuta zincirinde bir kopukluk olduğu söyleniyordu. Daha sonra bu şerefsiz darbecilerin FETÖ’cü oldukları ortaya çıktı. MİT, TBMM, Özel Kuvvetler Karargahı, Ankara Emniyet Sarayı bombalanan yerler arasındaydı. Vatan savunması için yüz binlerce dolar verilerek alınmış silahlar halka doğrultulmakla kalmamış, bizzat halkı katletmek için kullanılmıştı. Boğazımın düğümlendiği yer tam da burasıydı... Ordumuzun tümü bu hainlere katılmadığı için biraz ferahlasam da, “Geri kalmış ülkelerin orduları genellikle kendi halklarına karşı dizayn edilirler” sözü aklıma geliyordu. Sokaklardaki tanklara ve askerlere bakıldığında, Türkiye, dışarıdan tam bir üçüncü dünya ülkesi manzarası veriyordu. İnsanların zihinlerindeki bu klasik görüntüyü (imajı), ancak çok büyük bir olay silebilirdi. O da, ancak Türk milletinin olaya el koyması ile mümkün oldu. 
Darbe teşebbüsünün ilk saatlerinde twitter’e girip ilk twitimi yazıyorum... Önce birey olarak safımı belli ediyorum; sonra iradem dışındaki bu olayla ilgili Allah’a dua ediyorum. 
Kana susamış ve gözü dönmüş darbecilerin karşısındayız. Allah vatanımızı, milletimizi, devletimizi ve ümmetimizi bunların şerrinden korusun.
Sanki darbecilerin sonları içime doğmuş gibi, ikinci twitimi şöyle yazıyorum:
Bu darbeciler nerede yaşadığını unutmuşlar... Gavur goygoycularının atına binenler çabuk inecekler ve zelil olacaklar...
Gerçekten de 16 Temmuz sabahı, koca koca generaller (Ordumuzun şanlı askerlerini tenzih ediyorum) ağızları yüzleri dağılmış, yorgun, perişan ve zelil bir duruma düşmüşlerdi. Milletimizin şanlı mücadelesine şahit olmuştuk. Türkiye’nin geleceğini kurtaran şehitlerimize, gazilerimize olan manevi borcumuzu ödemekte ne kadar zorlanacağımız açıkça ortada... Türkiye Cumhuriyeti, 21’inci yüzyılın en korkunç darbe girişimini engelleyerek ve devlet içine sızmış ihanet şebekelerini temizleyerek “tam bağımsızlık” yolunda önemli bir adım atmış olacaktır. Selam sana şanlı milletim! Selam senin haline ve mazine!

Köşe Yazarları