Eğer Türkiye’de yaşayan bir insan önyargılı, partizan ve ideolojik saplantılı değilse, 2002 yılından günümüze kadar gelen süreçte, Türkiye’deki değişikliği görmezlikten gelemez. Burada vurgulamak istediğim şey, Türkiye’nin konjonktürel sürüklenmesi ile bir yerlere gelmesi değil, kendi iradesi ile kendi kararlarını alıp bir yerlere gelmesi ve geleceğe yönelik bir yol haritası çizmesidir. Bu gerçeği görmek için illa da milletvekili, bakan, siyasetçi ve bilim adamı olmak gerekmiyor; insaflı, vicdanlı, nesnel (objektif) ve biraz da hayatın içinde olmak gerekiyor. Eski ve yeni Türkiye arasındaki farkı sadece dünya konjonktürünün kaçınılmaz bir sonucu gibi göstermeye çalışan muhalefet, güya sivil siyasetin aldığı mesafeyi değersizleştirdiğini sanıyor. Oysa, bunu yaparak gelecekten umutsuzluğunu açığa vurduğunun ve kendi ayağına kurşun sıktığının farkında bile değil... Eski Türkiye ile yeni Türkiye arasındaki en önemli fark, kapalı toplumdan açık topluma geçişin yarattığı değişikliklerdir. Bunu görememek, siyasi miyopluktan başka bir şey değildir.

 

Gerçekten de, 2002 öncesinin Türkiye’si kendi içine kapanmış, problemlerini dünya sisteminden soyutlayarak çözmeye çalışan bir ülke durumundaydı. Ne yazık ki, hiçbir problem ne görmezden gelinerek, ne de halının altına süpürülerek çözülebilir. Şimdi ise, küresel düzeyde düşünen ve problemlerini dünya sistemi bağlamında ele alarak çözmeye çalışan bir Türkiye’de yaşıyoruz.

Elbette, post-modern çağda 15 yıl hiç de az bir zaman dilimi değildir. Yani, demek istiyorum ki, bu zamana çok daha büyük işler sığdırılabilirdi; ama, yönetilmesi giderek zorlaşan bir Türkiye’de, gelinen noktayı da küçümsememek lazım. Köhnemiş yerleşik sistemin alışkanlıkları devam ederken küresel terör saldırılarına, komşularımızdaki iç savaş ve siyasal istikrarsızlıkların doğurduğu göç dalgasına, milli konularda muhalefetin ortaya koyduğu duyarsızlığa ve içerideki aydın ihanetine rağmen Türkiye hala “bölgede ben de varım !” diyebiliyorsa, buna da şükretmeliyiz. Hem şükretmeli hem de çok çalışmalıyız ki, elde ettiğimiz nimetleri kaybetmeyelim...

Son 15 yılda gelen Cumhuriyet hükumetleri, Türkiye’de siyasal istikrarın devamını sağlayarak sivil siyasette bir devrim yarattı. Geçmişte, devlet memurlarının maaşını ödeme, bütçe yapma, petrol ve doğal gaz ithalatı gibi rutin işler için kurulan günübirlik hükumetlerin yerine, artık seçimi zamanında yapan ve geleceği planlayabilen hükumetler kuruluyor. Bunun en güzel örneği, 2012 yılında Türk milletinin önüne konulan “2023-Vizyonu”dur. “Siyaset, Toplum, Dünya” ana başlıkları ile yazılmış bu siyaset belgesi, Türkiye’nin yakın geleceği için gerçekçi bir yol haritasıdır. Milletimize bir ufuk/hedef göstermiş ve az da olsa bir heyecan vermiştir.

Hiç şüphe yok ki, bu belge kutsal bir metin değildir. Toplumun çeşitli kesimleri tarafından eleştirilmesi gayet normaldir. Mesela böyle önemli bir belgeyi ortaya koyan Cumhuriyet hükumetlerinin YÖK, üniversiteler, bilim, teknoloji ve yüksek teknoloji konularında ne düşündükleri ve hangi hedefleri gerçekleştirmek istedikleri yeterince açık değildir. Eğer Türkiye 2023’ü siyasal tarihimizde önemli bir dönemeç olarak görüyorsa –ki öyledir- bu konuları atlayarak yoluna devam edemez.

Türkiye’nin bugüne kadar olan kazanımlarını yerle bir etmek ve eski acizlik günlerine döndürmek isteyen küresel güçler, terörü azdırarak Türkiye’nin güçlenmesine engel olmaya çalışmaktadırlar. Terör, Türkiye’nin bir numaralı problemi olarak öne çıktığı için sivil anayasa, YÖK, üniversiteler, bilim, teknoloji, yüksek teknoloji gibi ülkenin ana meseleleri ikinci plana düşmüş görünmektedir. Devlet, birçok işi aynı anda yapabilen yüksek bir organizasyondur. İşini layıkıyla yapan, sorumluluk bilinci yüksek ve ülkesi için her türlü fedakarlığı göze alan kadrolar oldukça bunu başarmak hiç de zor değildir. Her nedense Türkiye, bugüne kadar liyakatli, ahlaklı, çalışkan ve fedakar kadroları keşfedip devlet hizmetine sokmada yeterli başarıyı gösteremedi. Eğer 78 milyonluk bir ülkede yetenekli ve liyakat sahibi insanlar bulunamıyorsa, arayanlarda bir problem var demektir. İnsanlara layık olmadığı makamlar ve hak etmediği unvanlar verilerek büyük haksızlık ve adaletsizliklere kapı açılmaktadır.

Görebildiğim kadarıyla, AK-Parti hükumetleri yüksek öğretim, bilim, teknoloji ve inovasyonla ilgili bazı önemli icraatlar yaptılar. Bunlar arasında Ar-Ge bütçesinin büyütülmesine ciddi bir destek verilmesi; öğretim ve araştırmada kalite sorunu olsa da her vilayete bir üniversite açılması; vakıf üniversitelerinin açılışlarıyla ilgili kolaylaştırmalar sağlanması ve uygulanabilir projelere “Küçük ve Orta Ölçekli İşletmeleri Geliştirme İdaresi Başkanlığı” (KOSGEB) tarafından destekler verilmesini sayabiliriz. Ancak bütün bunlar, Ar-Ge personelinin esas kaynağını oluşturan ve Türkiye’nin önünü açacak olan üniversiteleri ataletten kurtarmaya, bir heyecan dalgası oluşturmaya yetmedi. Bugün, statükoyu bozarak yeni bir düzen kurulmasına ve bir heyecan dalgası yaratılmasına ihtiyaç vardır. Başta YÖK’ün yeni bir statüye kavuşturulması, üniversiteleri atalete ve verimsizliğe sürükleyen sebeplerin ortadan kaldırılması gerekmektedir. Sivil anayasa çalışmasından önce, üniversitelerde zihniyet ve yapısal açıdan köklü bir değişim yaratacak Yüksek Öğretimi düzenleyen yeni yasa çalışmasına şimdiden başlamak lazım... Üniversiteleri verimsizliğe ve lüzumsuz iç çekişmelere sürükleyen, öğretim üyelerinin büyük zaman kaybetmelerine sebep olan rektörlük seçimlerine acilen bir çözüm üretilmesi gerekmektedir.

Bugün akademiyanın dışarıya verdiği görüntüye bakarak AK-Parti hükumetlerinin kurumsal anlamda üniversitelerden fazla bir beklentileri olmadığını biliyorum. Hatta üniversiteleri “yok” saydıklarını bile söyleyebilirim. Akademiyadan biri olarak, ben de, vıcık vıcık politize olmuş ve ideolojik kamplaşmaların üssü haline gelmiş bir üniversiteye saygı duyamam. Akademiyanın siyasi ve askeri otoritelere bağlılık ritüelleri yapması ve onlar tarafından yönlendirilmesi hiçbir zaman tasvip görmemiştir. Bugün akademiyada ideolojik saplantılı bir sürü öğretim üyesi, unvanlarının arkasına sığınarak hepimizin gözleri önünde yaşanan gerçekleri tersyüz edebiliyor ve gerçeğin anlaşılmasını zorlaştırıyorsa, böyle bir kurumun kendisini sorgulaması gerekir. Elbette üniversitelerimizde çok değerli ve çalışkan bilim adamlarımız vardır. Bilim politikaları tartışmalarında ve savunma sanayiinde onların fikirlerinden, bilimsel birikimlerinden ve çalışmalarından yararlanmak gerekir. Bazı grupların bugün akademiyaya hakim olduklarını ve ülke için hayırlı olacak her işin önüne takoz olmaktan başka bir şey yapmadıklarını görüyoruz.

Son 15 yılda çözümsüzlüğe terkedilmiş sosyal, siyasal ve ekonomik problemlerin üzerine büyük bir kararlılıkla yürünmüştür. Taşların yerine oturduğunu ve bütün sorunların çözüldüğünü söylemek için vakit çok erkendir. Görebildiğim kadarıyla eğitim, bilim ve teknoloji konusunda yapılacak daha çok iş var.

Köşe Yazarları