BİLİM KILIFI GİYDİRİLMİŞ BİR İDEOLOJİ: DARWİNİZM

Bilim dünyasında “evrim teorisi” ve daha da özel olarak biyolojide “canlıların evrimi” denildiği zaman, ilk akla gelen kişi Darwin’dir. Zamanımızdan yaklaşık 180 yıl önce (1831 yılında) yaptıklarına ve yazdıklarına baktığımızda, gerçekten bunu hak eden kişilerden biri Darwin’dir. İngiltere Krallığına ait Beagle adlı bir gemiyle gittiği Güney Amerika’nın batısındaki volkanik Galapagos adalarında bitki örtüsü ve hayvan çeşitliliği (özellikle sürüngenler ve kuşlar) üzerinde gözlemler yaptı. Beş yıl süren araştırma ve yolculuğun sonunda İngiltere’ye döndü (1836) ve topladığı örnekleri biyo-sistematikçilerle değerlendirerek bunların Galapagos adalarına özgü türler olduğunu öğrendi. Bu adalarda yaptığı dikkatli gözlemlere ve elindeki diğer verilere dayanarak canlı çeşitliliği ile ilgili fikirlerini 22 yıl sonra “Türlerin Kökeni” (The Origin of Species) adlı kitabında derli toplu bir araya getirdi.


Darwin, gözlemleriyle ilgili yorumlarını tüm canlı dünyaya uyarlamaya çalışırken İngiliz iktisatçı ve istatistikçi Thomas R. Malthus’un “Nüfus İlkesi Üzerine Deneme” adlı çalışmasından da çok etkilendi. Malthus bu denemesinde dünyadaki gıda üretiminin aritmetik olarak, doğal nüfus artışının ise geometrik olarak arttığını ve gelecekte insanların besin maddesi sıkıntısı içine gireceğini ve bunun için kıyasıya bir ölüm-kalım savaşı yaşayacaklarını söylüyordu. Gerçekten de daha sonraki yıllarda insanlık büyük savaşlar yaşadı; ama bu savaşların temel sebebi gıda üretimi sorunu –yani dünya nimetlerinde bir daralma- değildi. Mesele herkese yetecek kadar bol olan dünya nimetlerinin paylaşılamamasıydı. Bir başka ifadeyle açgözlülük ve dünyaya hâkim olma hırsıydı... Darwin, Malthus’un denemesinden etkilenerek canlıların tabiatta kıyasıya bir “var olma savaşı” verdiklerini düşündü. Bu savaşta güçlü olanlar hayatta kalıyor ve nesillerini devam ettiriyordu. Biyolojik donanım bakımından ortama uyum sağlayamayan, beslenme ve üreme rekabetinde güçlü olmayan bireyler eleniyordu. Tabiatın gerçekleştirdiği bu olaya Darwin, “Doğal Seçilim” (Natural Selection) adını vermişti. Yani Darwin’e göre tabiat her zaman güçlüden yanaydı. Darwin’in kuzeni Francis Galton, Türlerin Kökeni kitabında öne çıkan “doğal seçilim” ve “en iyilerin hayatta kalması” fikrinden ilham alarak “soy ıslahı” anlamına gelen öjenik (Eugenics) bilimi ile ilgili ilginç fikirler geliştirdi. Nasıl ki “doğal seçilim” yoluyla canlıların en güçlüleri seçilip zayıflar eleniyorsa, Galton da insanların zihinsel ve fiziksel kalitesinin kalıtımsal olduğunu ve insan türünün genetik yapısının “yapay seçilim” (artifical selection) yoluyla iyileştirilebileceğini düşünüyordu. Uygun kalıtsal özellikleri taşıyan ebeveynlerin daha büyük aileler haline gelmesi cesaretlendirilirken (positive eugenics), uygun olmayan kalıtsal özellikleri taşıyan ebeveynlerin çocuk sahibi olmalarının engellenmesi gerekirdi (negative eugenics). Galton öyle ileri gitmiş olmalı ki, Darwin, 1871 yılında yazdığı “İnsanın Türeyişi” (Descent of Man) adlı eserinde kuzeninin bu fikirlerine karşı çıkmıştır.

Darwin’in ideolojiler çağı olan 19’uncu yüzyılda ortaya attığı bu fikirler, onun savunucuları tarafından, neredeyse biyolojinin paradigması ve düşünce hayatına yön veren bir ideoloji haline getirildi. Darwin’in etkisinden bir türlü kurtulamayan ve daha özgün (orijinal) fikirler geliştiremeyen bu insanlara Darwinciler, savundukları fikirlere de Darwinizm denildi. Gerçekten günümüzde Darwincilik veya Darwinizm, bilim kılıfı giydirilmiş bir dünya görüşüne ve ideolojiye tekabül etmektedir. İdeolojilerin insanın zihinsel ve entelektüel yeteneklerini nasıl dondurduğunu, gerçekleri algılamada nasıl bir körlük yarattığını yaklaşık 200 yıldan beri herkes bilmektedir. Darwinizm de, bilim dünyasında böyle bir körlük yaratmış; içinde büyük boşluklar bulunan bu teori, tartışılmaz bir ideolojiye dönüştürülmüştür. Darwinciler insanın, hayatın, dünyanın ve evrenin ancak Darwinci ideolojinin bakış açısı ile anlaşılabileceğine inanmaktadırlar. Bu yaklaşım, “bilimsel” olmaktan oldukça uzaktır. Eğer bir teori yapısal olarak “tartışılabilir” ve “yanlışlanabilir” değilse, bilimsel de değildir. Tartışılmaz olarak kabul edilen bir fikir ve düşünce bilimden daha çok ideolojiye yakındır. İdeolojiler ise, ister bilim adına ister fikir adına savunulsun, sonuçta insanların uydurduğu bir din’dir. Böyle olduğu için ideolojiler eleştirilemez ve tartışılamaz. Ya inanır ya da reddedersiniz. Günümüzde Darwin’in takipçileri olan bazı biyologlar, biyolojinin en tartışmalı konularından biri olan evrim teorisini mutlak bir gerçek gibi ifade etmekten ve adeta bir ideoloji gibi savunmaktan bir rahatsızlık duymamışlardır.

Darwincilere göre, her bilim adamı biyosferi, biyosferdeki hayatı ve hayatın çeşitliliğini onlar gibi anlamak ve algılamak zorundadır. “Hayat” denilen karmaşık ve mükemmel gerçeği basite indirgedikleri yetmezmiş gibi, bir de bu ideolojiyi topluma ve insanlığa “hayat felsefesi” ve “bilim” diye yutturmaya çalışmaktadırlar. Hacettepe Üniversitesi Fen Fakültesi profesörlerinden Ali Demirsoy’un 2008 yılında internet ortamına gönderdiği bir yazının başlığı aynen şöyleydi: “Gericiler Çeşitli Bilim Dallarını İlgilendiren Evrim Kuramını anlayamazlar; bu nedenle Kemalizm’i de Anlayamazlar”… Ne yazık ki, Türk çocukları bu insanların saçma sapan fikirlerini yıllarca “bilim” diye öğrenmek zorunda kalmışlardır. Darwinciler, evrim teorisini sadece biyolojinin amentüsü haline getirmekle kalmamış, hayatın da tartışılmaz bir gerçeği gibi göstermişlerdir. Oysa tartışılmayan ve eleştirilmeyen hiçbir teori “bilimsel” olamaz. Evrim teorisindeki büyük boşlukları eleştirenler, Darwincilerin gözünde “bilim adamı değil” gericidir. Zira canlı dünyanın gerçeklerini sadece Darwinciler görebilmektedir (!)… Evrim teorisi, ateist ve din karşıtlarının (Batı’da Hıristiyanlık, Doğu’da Müslümanlık) bilimsel bir kılıfla insanlara sundukları bir safsatanın adıdır. Günümüzün ateistleri, pozitivistleri ve materyalistleri evrim teorisine can simidi gibi sarılmaktadırlar. Çünkü onlar için bu teori, varlık âleminin en önemli bir parçası olan canlıların tarihsellik boyutunu ve bugünkü çeşitliliğini açıklayarak büyük bir bilimsel destek vermektedir.

Darwincilerin bilim dünyasına papağan gibi tekrar ettikleri bir şey daha var. O da evrim teorisini eleştiren biyologları canlılardaki “değişimi” anlayamayan insanlar olarak göstermeleridir. Oysa evrim teorisini eleştiren biyologlar, iki konuya vurgu yapmaktadırlar. Birincisi bir organizmanın tesadüflerle meydana gelemeyecek kadar mükemmel ve karmaşık yapısıdır. İkincisi ise, bir organizmanın sınırsız bir değişebilirlik özelliğine sahip olmadığı gerçeğidir. Modern biyolojinin ortaya koyduğu deney ve gözlem verilerinin hiçbiri Darwincilerin tanımladığı bir evrime işaret etmemektedir. Dahası, bir türün bireyleri arasındaki farklılıkların (varyasyon) uzun zaman içinde birikerek başka bir türü oluşturma potansiyeli tartışmalı bir konudur. “Yeni tür” diye tanımlanan canlı, daha önce tanımlanmış yaşayan türün bireylerindeki varyasyonlardan başka bir şey değildir. Mesela bir fare türünü ele alalım; bu türün bireylerindeki varyasyonlar ne kadar birikirse biriksin, kanatlı bir canlı türüne farklılaşma olmayacaktır. Çünkü varyasyonlar türe özgüdür ve değişim türün sahip olduğu biyolojik donanımın müsaade ettiği yere kadardır. Biyolojik donanımı zorlayacak ve ötesine geçecek “varyasyon birikimi” diye bir şey yoktur. Türleşme (speciation), hipotetik bir fikirdir ve tabiatta gözlemlenen bir şey değildir. Temel hayat olayları (enerji üretimi-dönüşümü, protein sentezi, üreme ve kendini kontrol) ve yapısal benzerliklere (anatomik-morfolojik, hücresel ve moleküler düzeyde) bakarak bugünkü canlı türlerinin ilkel bir ortak atadan evrimleştiğini iddia etmek bilimsel bir yaklaşım değildir. Yeryüzündeki hayatın çeşitliliği bu kadar basit bir yaklaşımla açıklanamayacak kadar karmaşıktır.

Gerçekten Darwinci ideolojinin evrene, dünyaya ve hayata başka hiçbir ideolojide olmayan bir indirgeyici bakışı var. Yani onların tanımladığı dünya, bugün içinde yaşadığımız dünyadan çok daha basit ve gerçek dışıdır. Bu indirgemeci bakış, hiçbir zaman hayatın anlaşılmasını sağlayan bilimsel bir bakışı yansıtmamaktadır. En büyük yanılgıya, “insanı” tanımlarken düşmektedirler. Evrimci-ateist biyologlar, insanı sıradan bir canlı türü olarak tanımlamaktan neredeyse büyük zevk almaktadırlar. Onlara göre insanın ilk atası bir zamanlar ağaçlarda böcek yiyerek hayatını sürdüren bir organizmaydı. Bu ata organizma milyonlarca yıl süren bir “doğal seçilim” yoluyla evrimleşti ve tesadüfler bugünkü modern insanı ortaya çıkardı. Aman ne güzel bir bilimsel (!) açıklama… Biyoloji ve antropolojinin verilerinden ancak bu kadar çarpık bir açıklama çıkarılabilir. En basit bir canlıyı tanıyan bir biyologun, “insan” denilen karmaşık bir varlığı, ilkel bir hayvansal atadan doğal seçilimin ve tesadüflerin inşa ettiğini söyleyebilmesi mümkün değildir. Bu, ancak hayat hakkında hiçbir bilgiye sahip olmayan birilerinin saçmalıkları olabilir. İnsana özgü biyolojik, ruhsal ve zihinsel-entelektüel donanım hep inkâr edilmektedir. “Zigot” denilen hücreden (yumurta ve spermin birleşmiş hali) belli bir program ve düzen içinde ardışık bölünmelerle insanın nasıl inşa edildiğini gören birinin, bu olup bitenleri tesadüfle açıklaması, onun aklından bir zorunun olduğunu gösterir. Bırakınız insan gibi karmaşık bir varlığın tesadüflerle inşasını, ondan daha basit bir DNA ve protein molekülünün bile tesadüfle inşa edilmesi imkânsızdır. Bir hücrenin rastgele inşası ve mükemmel bir organizasyona gelebilmesi için bırakınız milyon yılları, dünyanın yaşı bile yetersiz kalır.

Batı’lı bilim adamları ve onların kötü bir taklitçisi olan yerli takipçiler, akıllara durgunluk veren fikirlerini etrafta “bilim” diye yutturmaya çalışıyorlar. Bunlar hiç insan için “verili” bir özelliğin olduğunu dile getirmedikleri gibi, insanı doğal seçilimin inşa ettiğini iddia ediyorlar. Galiba aklın dibe vurması denilen şey bu olsa gerek… Aşağıdaki alıntıları okuyunca sizler de bana hak vereceksiniz.
Clifford T. Morgan, Psikolojiye Giriş adlı meşhur kitabının “Evrim, Genetik ve Davranış” bölümünde insanı şöyle tanımlıyor: “Kendimizi meleklere çok yakın bir düzeyde görsek bile hayvan türünden olduğumuzu unutmamamız gerekir. Adımız Homo sapiens’tir. Evrim sürecinde binlerce yıl boyunca biçimlenmiş psikolojik yetenekleri ve beden yapıları olan ilginç yaratıklarız.” “…Dolayısıyla, hayvan yanımızın veya genetik ana yapımızla ilgili davranışların da araştırılması gerekmektedir.”

Harvard Üniversitesinden Robert L. Trivers, Richard Dawkins’in, “Gen Bencildir” adlı eserine yazdığı bir önsözde şu görüşlere yer veriyor: “Şempanze ve insanın evrimsel geçmişlerinin yaklaşık % 99,5’i ortaktır; yine de birçok mantıklı insan şempanzeye eğri büğrü, insanla ilişkisiz, tuhaf bir yaratık olarak bakar ve kendisini mutlak yaratana erişme yolunda bir basamak taşı olarak görür. Evrimci için böyle bir şey olamaz. Bir türü diğer bir türden üstün kılacak hiçbir nesnel dayanak yoktur. Şempanze ve insan, kertenkele ve mantar, hepimiz, üç milyar sene kadar önce doğal seçilim olarak tanıdığımız bir süreç içerisinde evrimleştik.” (…) “Bizi doğal seçilim inşa etmiştir ve eğer kendi kimliklerimizi kavrayabilmek istiyorsak anlamamız gereken de bu doğal seçilimdir.”

Biyolojide önemli bir bilimsel keşfin sahibi olan Mahlon B. Hoagland, “Hayatın Kökleri” adlı kitabında, hayatın bir “rastlantı” ile meydana geldiğini her bölümde tekrarlıyor ve şu fikirlere inanıyor: “ … evrimde her adım rastlantıya dayanan bir olaydır, bu nedenle önceden bilinemez. İnsanlar dâhil bütün canlı yaratıklar, son derece rastlantısal olayların ürünüdür. Denebilir ki, insanlar olarak bugün kendimizi tanıdığımız biçimimiz, son derece ender bir rastlantıdır.” (…) “Değişme ve doğal seleksiyonun insan varlığını açıklamak için ‘yeterli’ olduğunu söyleyerek bitiriyoruz.”
Aklı dibe vurduran bir alıntıyı ise Richard Dawkins adlı sözüm ona bir bilim adamından (!) yapıyorum. “Gen Bencildir” adlı eserinde şöyle diyor: “Bir gezegendeki zeki varlıklar, gün gelir, kendi varlıklarının nedenini soracak yaşa gelirler. Eğer günün birinde uzaydan dünyaya üstün yaratıklar gelirse, uygarlığımızın düzeyini değerlendirmek için soracakları soru şu olacaktır: ‘evrimi keşfettiler mi?’ Canlı organizmalar üç bin milyon yıldan (3 milyar yıl, demek istiyor T.G) daha uzun bir süre dünya üzerinde var oldular ve neden yaşadıklarını hiç bilemediler, ta ki güneş doğana ve ışınları bir tanesine ulaşana dek… Bu kişinin adı Charles Darwin’di… Dürüst olmak gerekirse, başkaları gerçeği belli belirsiz sezmişlerdi. Ancak ilk kez Darwin, neden var olduğumuzun tutarlı ve kabul edilebilir bir açıklamasını yapmıştır.”

Son alıntıyı da, Batılı bilim adamlarının yorumlarını birkaç kelime değişikliği yaparak taklit eden ve özgün bir fikir üretmeye yeltenmeyen Prof. Dr. Ali Demirsoy’un “Kalıtım ve Evrim” adlı tuğla gibi kalın kitabından yapmak istiyorum. Demirsoy şöyle diyor: “Birçok kişi insanları hayvanlar âleminin içinde değerlendirmenin küçültücü ve aşağılatıcı olduğuna inanır ve insanları tüm diğer hayvanlardan ayrı olarak değerlendirmeyi yeğ tutar. Fakat bugünkü bilgilerimizin ışığı altında insanların diğer hayvanlardan belirli derecelerde farklılaştığını; ama onlardan tamamen ayrı bir özellik göstermediklerini de biliyoruz.” (…) “ Hayvan türlerinden biri olarak, biz insanlar, diğer türler gibi evrim yasalarına uyarız.”

Yukarıda sıraladığım alıntılar, Batı medeniyetinin ve düşünce sisteminin insana bakışını, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde ortaya koymaktadır. Böyle bir medeniyetin merkezinde, hayvansal bir atadan evrimleşmiş ve her an bu hayvansal davranışlarına dönüş yapabilecek sorumsuz bir insan modeli bulunmaktadır. Bu insan, ancak dünyevi kanunlar, toplumsal baskılar ve organize olmuş güçlerle hizaya getirilebilir. İşte bizim medeniyetimizle Batı medeniyeti arasındaki temel fark, insana bakışta ve insanlık anlayışında ortaya çıkmaktadır. Bunun için bilim ve teknoloji, Batı’nın elinde 20’inci ve 21’inci yüzyılın en kanlı savaşları için bir araç haline gelmiştir. Nükleer, kimyasal ve biyolojik silahları icat edip insanlar üzerinde ilk kullananlar da onlardır. İşkencelere, soykırımlara ve toplu katliamlara (Almanya’da holokost, Rusya’da pogromlar) kalkışmaları, insanlık dışı zulümlere duyarsız kalmaları bu çarpık “insanlık anlayışına” dayanmaktadır. Batı’nın tek anladığı şey güçtür. Darwin’in “doğal seçilim” teorisi içine yerleştirdiği “güçlüler yaşar zayıflar elenir” şeklinde özetlenen fikirleri, Batı’nın hayat felsefesi olmuştur.

İnsan, içinde yaşadığı evrende çok sayıda soruna muhatap olan ve buna karşı çok çeşitli çözüm stratejileri geliştirebilen bir varlıktır. Böyle bir varlığı, ideolojik kalıpların içine hapsederek yeteneklerini köreltmek ve canlılar âleminin sıradan bir üyesi gibi tanımlamak büyük hata olacaktır. Bugünkü dünya sistemine daha ileri bir sistem önerisinde bulunmak isteyenler, bu sapık anlayışı kökünden sarsacak yeni bir paradigma ve yeni yaklaşımlar ortaya koymalıdırlar.EVRİM, EVRİM TEORİSİ VE BİLİMEvrim, temelde bir değişmeye ve gelişmeye tekabül eden bir kavramdır. Eski bir terim olarak “tekâmül”, yani mükemmele doğru tedrici bir gelişmeyi ifade eder. Yapay veya doğal bir nesnenin ilkel bir durumdan daha gelişmiş ve ileri bir duruma gelmesi veya getirilmesi… Evrimin biyolojik terim olarak anlamı ise çok daha geniştir. O kadar geniş ki, bu terim, bugünkü canlı çeşitliliğinin yegâne açıklaması olarak bilinir. Bir ata organizmanın milyonlarca yıl süren ardışık değişmelerle yeni türleri, onların da daha yeni türleri meydana getirmesi ile bugünkü canlı çeşitliliğini ifade eden bir terim... Bir ata organizmanın kalıtımsal (genetik) ve çevresel etkilerle uzun bir zaman içinde geçirdiği değişimlerle yeni türleri meydana getirmesi ve bugünkü çeşitliliği oluşturması... Biyosferdeki canlı çeşitliliğinin böyle bir tedrici değişme ile meydana geldiğini savunan ve buna iman derecesinde bağlı olan kişiye ise “evrimci” denir. Evrimciler, “hayat” gibi dünyanın en karmaşık bir olgusunu indirgemeci- tesadüfçü yaklaşımlarla açıklamaya çalışır. Günümüzün evrimcilerini, bilimsel düşüncenin önünü kesmeye yemin etmiş “kesin inançlılar” olarak tanımlayabiliriz. Gerçekten de onlara göre evrim, bilimden ziyade inanılması gereken bir ideoloji ve hatta bir “din”dir. Düşünce temelinde, Darwin’in 19’uncu yüzyılın ortalarında ifade ettiği fikirlerin üzerine fazla bir şey koyamadılar. Söyledikleri şey şudur: Biyolojinin hangi alanında olursa olsun, üretilen her yeni bilgi evrimin birleştiriciliğinde bir değer taşır... Oysa “evrim teorisi” olarak savunulan görüşler bugünkü çeşitliliği açıklamaktan çok uzak olduğu gibi, bilimsel dayanaktan da yoksun bir teoridir. Üstelik var olan canlıların evrimini tesadüflerle açıklamaya yeltenmeleri yetmezmiş gibi, bu canlıların nasıl yoktan var olduklarını da yine kör tesadüflerle açıklamaya kalkışmaktadırlar.

Tartışılmadan kabullenilen ve inanılması gereken bir şey bilimin konusu olamaz. Bilimde inanç değil, geçici kabuller, denenmesi gereken hipotezler ve denemelerden yüz akı ile çıkmış teoriler vardır. Eğer teorilerin açıkladıkları doğal olaylar, gözlem ve deneylerle doğrulanamıyor ve her geçen gün çelişkiler artıyorsa, bu teoriyi eleştiren bilim adamlarını da dinlemek gerekir. Her türlü biyolojik veriyi, gözlemi, yorumu ve fikirleri mutlaka evrim dogması ile ilişkilendirmek ve ona monte etmek bir zorunluluk olamaz. Bugün savunulan evrim teorisi, gerçek bilim adamları ile hayatı basite indirgeyen materyalistler arasında önemli bir ayrışmayı oluşturuyor.

Darwin, canlıların hangi şartlar altında, nasıl değişikliğe uğradıklarına dikkat çekmiş; bir türün bireylerinde görülen küçük değişikliklerin (varyasyon), doğal seçilimle uzun yıllar boyunca birikerek “yeni” türleri oluşturduğunu iddia etmiştir. Etrafına dikkatli bakan hemen herkes, bir türün bireyleri arasında “varyasyon” denilen bu küçük farklılıkları gözlemleyebilir. Mesela Homo sapiens denilen modern insan türünün –ki Latince anlamı “akıllı insan” demektir- bireyleri arasındaki farklılıkları (varyasyon) yeryüzünde bilmeyen ve gözlemlemeyen insan yoktur. Kaldı ki, biyoloji bilgisi olmayan sıradan bir insan bile, hiçbir canlı türünün bireylerinin tornadan çıkmış gibi birbirinin kopyası olmadığını bilir; ama her bireyin de türün temel özelliklerini koruduğunu görür. Aynı yumurta ikizleri hariç, dünyadaki yedi milyar insan genel tür özelliklerini korumakla beraber, bireysel olarak hiçbiri birbirinin aynı değildir.

Hiç şüphesiz, canlılar dünyasındaki bu varyasyon olgusunu gözlemlemek ve tespit etmek bir araştırmacıyı “bilim adamı” yapmaz. Zaten Darwin’i meşhur eden de, tek başına varyasyon olgusunu gözlemlemesi ve tespit etmesi değil, bu olguyu doğal seçilimle birlikte yorumlayarak yeni türlerin oluşmasına bir açıklama (evrim teorisi) getirmesidir. Onun iddiasına göre, yeni türlerin meydana gelmesinin temelinde varyasyonlar yatar. Doğal seçilimin işlevi ise sadece bu varyasyonlardan en uygun olanı seçmektir. Bu iddia, yani doğal seçilimle varyasyon birikiminin tür oluşturması durumu (speciation) hiçbir deney ve gözlemle doğrulanmadığı halde, Darwin’in ardılları tarafından bir “dogma” olarak günümüze kadar kabul edile gelmiştir.

Darwin, canlıların evrimi ve çeşitlilikle ilgili görüşlerini iki temel üzerine inşa etmiştir. Birincisi, “varyasyonlar”, yani tür içindeki küçük bireysel farklılıklar; ikincisi ise “doğal seçilimle en iyilerin hayatta kalması”… Darwin’e göre bunlar evrimin mekanizmalarıydı; çok uzun zaman içinde yeni türlerin meydana gelmesinde ve çeşitliliğin artmasında işlev görüyorlardı. Gerçekte ise, bu açıklamalar, yeni tür oluşumu için yeterli ve ikna edici değildi. Buna rağmen, bilim topluluğunda Darwinci bakış açısını benimseyenler ağır bastılar ve bundan sonra biyolojiye ait ne keşfedildi ve deneysel olarak ortaya ne konulduysa, hepsini Darwinci dünya görüşüne yamamayı başardılar. Mesela “Neo-Darwinciler” denilen bir grup, 20’inci yüzyılın başlarında keşfedilen mutasyon olayını –sanki hayatın vazgeçilmez doğal bir olayıymış gibi- evrimin temel hammaddesi olarak gördüler. Hücre biyolojisi, moleküler biyoloji ve genetik biliminin verilerini ve deneysel sonuçlarını Darwinci bakış açısı ile değerlendiren biyolog bilim adamları günümüzde de ezici bir çoğunluğu oluşturmaktadır. Darwin’in ardılları olan bu bilim topluluğuna göre, biyosferin bugünkü canlı çeşitliliği, bir veya birkaç ata organizmanın milyonlarca yıl süren tesadüfî değişimleriyle ortaya çıkmıştır.

Gözlem ve deneyler gerçekten Darwin ve ardıllarının dediklerini destekliyor mu? Tür içi varyasyonların birikerek tabiatta yeni türlerin oluşumunu sağlayacak kadar büyük bir fark yaratıyor mu? O zaman doğada yeni türlerin oluşumunu –en azından geçiş (transition) türlerini- gözlemlememiz gerekmez miydi? Birçok varyasyon örneğine şahit olunmasına rağmen, bugüne kadar hiç kimse varyasyona dayalı yeni türlerin meydana geldiğini gözlemleyebilmiş değildir. Bu bağlamda gözlemlenen şey varyasyonun bizzat kendisi olup, bu da bir türün değişebilirlik sınırları içinde kalan bir durumdur. Belki varyasyonun en uç noktası “alttür” dediğimiz gruplardır; ama bunlar da ait oldukları türün diğer bireyleri ile çiftleştikleri zaman verimli yavrular meydana getirirler; yani aynı türün bireyleridirler. Bilindiği gibi, tür; kendi aralarında eşleşebilen, eşleşme sonunda verimli nesiller meydana getiren ve başka türlerle eşleşemeyen bireyler topluluğu (populasyon)dur. Dahası, biyosferdeki bütün türler, aralarında gen alış-verişini engelleyecek biyolojik donanımlara sahiptirler. Bu engeller molekül, hücre ve organizma düzeyinde görülür.

Kanaatime göre her bir türün kendi habitatı içinde –değişebilirlik sınırı içinde kalarak- çevresel şartlara uyumu ve bu şartları öğrenmesi söz konusudur. Her türün kendi içinde belirli bir “değişebilirlik katsayısı” vardır. Bu değişebilirlik katsayısının en yüksek değerini 1 olarak kabul edersek, bazı türlerde 0,01 gibi en düşük düzeyde olabileceği gibi, bazı türlerde de 0,9 gibi yüksek bir değerde olabilir. İşte hiçbir tür bu değişebilirlik sınırını aşacak bir değişim ve varyasyon göstermemektedir. Günümüzde bütün biyolog bilim adamlarının üzerinde birleştikleri önemli konulardan biri, türlerin değişebilir esnek bir donanıma sahip olmalarıdır. Eğer böyle olmasaydı, hiçbir canlı bugünkü dünya şartlarında yaşayamazdı. Çünkü her canlı hemen her gün çevrenin farklı uyaranlarıyla karşılaşmakta ve gelişmişlik derecesine göre bu uyaranlara bir cevap oluşturmakta ve uyum göstermektedir. Ama buradaki “değişebilir ve esnek donanım” dediğimiz şey, sonsuz bir değişebilirlik özelliğine sahip olmadığı gibi, sadece o tür için geçerlidir. Yukarıda da ifade edildiği gibi, hiçbir türün esneklik ve değişebilirlik özelliği birbirinin aynı değildir. Temel bilimlerde unutulmaması gereken bir konu var ki, o da iddia edilen fikirler, görüşler ve teoriler bilimsel yöntem ve gözlemlerle doğrulanamıyorsa, bu öznel bilgiye “bilimsel bilgi” denemez.

Evrim teorisi, bugünkü paradigma içinde kalarak canlı çeşitliliğini açıklamaya çalışmakta, fakat bunda da başarılı olamamaktadır. Teorinin yetersizliği apaçık ortadadır. Teori, mevcut canlı türlerinin daha önceki türlerden nasıl meydana geldiğini (yeni tür oluşumu) açıklayamadığı gibi, ilk canlının nasıl ortaya çıktığını da hiçbir şekilde açıklayamamaktadır. Evrimciler makro seviyede kurguladıkları “doğal seçilim” olayını, cansız dünyaya da uyarlayarak bir kimyasal evrimden söz etmektedirler. Kendiliğinden olan evren, kendiliğinden olan madde ve o maddenin atomları bir araya geliyor küçük molekülleri, onlar da büyük molekülleri ve büyük moleküller de canlı organizmaları meydana getiriyor. Dikkat ediniz, bütün bunlar tesadüflerle meydana geliyor… Dünyada hiçbir şey yokken ilk ata organizmanın nasıl meydana geldiğine dair ileri sürülen fikirler ise, gerçeklerden ve bilimsellikten uzak, birtakım spekülasyonlardan ibaret kalıyor.

Köşe Yazarları