mer BOZALAN Web sitemize hogeldiniz
Saniye sonra Kapanacaktr

Selçuklu Sosyal Güvenlik, Eğitim, Kültür ve Dayanışma Vakfı (SOGEV)
23 Temmuz 2014 

MÜMTAZ TURHANIN HAYAT ÖYKÜSÜ ESERLERİ VE FİKİR YÖNELİŞİ

 
  
       
 
   

 

MÜMTAZ TURHANIN HAYAT ÖYKÜSÜ ESERLERİ VE FİKİR YÖNELİŞİ

                                  Yılmaz ÖZAKPINAR

        Mümtaz Turhan’dan önce kültür ve medeniyet meselesini sistematik biçimde bilimsel açıdan ele alan tek düşünür Ziya Gökalp’tir. Ziya Gökalp, 2. Meşrutiyet öncesinde, Meşrutiyet yıllarında, Kurtuluş Savaşı esnasında ve ömrünün son yılı olan, Cumhuriyet’in ilanından sonraki yılda yazdığı sayısız makale ile Türk kültürü bilincini kuvvetlendirmiştir. Sosyal yapının, milli devletin gerektirdiği modern kurumlardan yoksun kaldığı düşüncesinde olan Ziya Gökalp, bilim ve teknolojiye ilerlemiş Avrupa milletlerinin dahil olduğu Batı medeniyeti dairesine girmeyi, fakat milli kültürü korumayı savunmuştur. Bu çerçevede toplumun bütün kurumlarının modernleşmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Bu modernleşme, geniş halk tabakalarına milli kültürü, bilimin sağladığı imkanlarla geliştirilerek başarılacaktı.

            Mümtaz Turhan, hem milli kültüre ve Avrupa bilimine verdiği önemle hem de Türkiye’nin değişme problemini “ Batı medeniyetine girme” ya da “ batılılaşma” olarak formüle etmesiyle Ziya Gökalp çizgisinin devamıdır. Fark, bu konuyu işleyiş ve araştırma biçimindedir. Ziya Gökalp’in Durk Heim sosyolojisine karşılık Mümtaz Turhan, İngiliz ve Amerikan sosyal antraploglarının sosyal psikologlarının ve sosyolaglarının araştırmalarından yararlanmıştır. Bu farklılık Mümtaz Turhan’nın Ziya Gökalp gibi sosyal yapıya önem vermekle birlikte, Ziya Gökalp’te olmayan bir biçimde bireyin yetişmesi üzerinde durmasına yol açmıştır.

            Mümtaz Turhan, bugün ilçe olan Horasan’ın Akçataş köyünde doğmuştur. Henüz sekiz yaşında bir çocukken ailesi, 1916 Rus işgali yüzünden, 90-100 aileden oluşan toplulukla birlikte Kayseri’ye göç etmiştir. Topluluk, sekiz yıllık bir göçmenlik hayatından sonra 1923-1924 yıllarında tek tek aileler ya da küçük gruplar halinde yurtlarına dönmüştür. Turhan, bu tarihte topluluktan ayrılırak Kayseri Lisesi’nde yatılı olarak kalmıştır. Bir kısmı Bursa Lisesi’nde ve Ankara Lisesi’nde devam eden lise öğreniminden sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’ne yazılmıştır. O sırada Milli Eğitim Bakanlığı’nın açtığı sınavı kazanarak 1928 yılında gittiği Berlin Üniversitesi’nde psikoloji öğrenimi görmüştür. Arkasında Frankfurt Üniversitesi’nde psikoloji doktorası yapmıştır

            Doktora öğrenimi esnasında 1932 yılında tatil için Türkiye’ye geldiğinde köyünü ve bir kısım civar köylerde bulunan topluluğu ziyaret etmiştir. Bu ziyaretinde yörede 2 ay kalmıştır. Doktora öğrenimini tamamladıktan sonra 1936 yılında Türkiye’ye dönünce İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Deneysel Psikolojisi Kürsüsü’ne asistan olmuştur. Kürsünün başında Jena Üniversitesi’nden Prof. Dr. Wilhelm Peters vardır. Turhan, aynı yılın yaz tatilinde köyünü ve vaktiyle Kayseri’ye göç edip dönmüş topluluğunun yaşadığı yöreyi tekrar ziyaret etmiştir. Bu sefer ki ziyaretinde, topluluğu kültür değişmeleri açısından incelemeye başlamıştır. Bu arada, 1939 yılında, Yüz İfadelerinin Tefsiri Hakkında Tecrubi Bir Tetkik adlı teziyle doçent olmuştur.

            Turhan, 1944’te Cambridge Üniversitesi’ne gidince, orada kültür değişmeleriyle ilgili muazzam bir literatür olduğunu görmüştür. Kültür değişmelerinin önsözünde, köydeki kültür değişmelerini incelemeye başlarken, hatta İngiltere’ye gitmeden önce, dünyanın başka yerlerinde de bu çeşit araştırmalar yapılmış olduğunu bilmediğini ifade eder. Öyle anlaşılıyor ki onu kültür değişmelerini incelemeye yönelten, doğrudan doğruya kendi gözlemleri ve merakı olmuştur. İçinde doğduğu ve 16 yaşına kadar birlikte yaşadığı köy topluluğunu, Kayseride geçirdikleri sekiz yıllık şehir hayatından sonra döndükleri eski yurtlarında ilk defa 1932’de ziyaret ettiği zaman düştüğü hayreti, Turhan canlı bir dille anlatır. Topluluğu sekiz dokuz yılla görmemişti. Aradan geçen bu zaman içinde köylülerde Kayseri’de sekiz yıllık şehir hayatından ve onun alışkanlıklarında eser kalmamıştır. Evet, eskisiyle karşılaştırılınca birçok farklar vardı; fakat ilk bakışta insan, göçteki önceki kültürü “ sanki bir mucize neticesinde” yeniden dirildiği izlenimini alıyordu. İşte bu ilginç gözlemi, Turhan’da kültür değişmelerini bir problem olarak inceleme isteğini uyandırmıştır. Köydeki araştırmalarının kavramsal yapısını Cambridge’de genişletirken bu kavramsal yapı, onun zihninde, Türkiye’nin son 250 yılını kaplayan tarihsel değişmelerle bağlantıya gelecektir. O zaman köydeki parça parça değişmelere rağmen köy topluğunun kültürünü kendisini hayrete düşürecek biçimde bütünlüğünü koruması ile Türkiye’nin büyük şehirlerindeki kültür değişmeleri sonucunda kültürün bütünlüğünü kaybetmesi ve istikrarsızlıklar içinde çalkalanması arasındaki zıtlığı fark edecek ve bu farkı bilimsel yaklaşımla analiz etmeye ve açıklamaya çalışacaktır.

            Cambridge Üniversitesi Psikoloji Laboratuar’ı direktörü Prof. Dr. Frederic Bartlett, Turhan’ın Erzurum’da köy topluluğu üzerinde yaptığı araştırmalara ilgi göstermiş ve Turhan’ı bu araştırmalarını bir tez halinde geliştirmeye teşvik etmiştir. Kültür değişmelerinin genel bir çerçevesinin çizildiği ve kültür değişmelerini etkileyen faktörlerin analizinin yapıldığı ayrı bir bölümle birlikte Cambridge Üniversitesi’ne sunduğu bu araştırma ile Turhan, ikinci doktora derecesini sosyal psikolojide almıştır. Yurda dönüşünden sonra bu teze, kültür ve medeniyet kavramlarının analizini, Türk yakın tarihinde serbest ve mecburi kültür değişmelerinin incelenmesinden elde edilen sonuçlar gibi bölümleri de eklemiştir. İstanbul Üniversitersi Edebiyet Fakültesi tarafından 1951’de Kültür Değişmeleri adıyla yayınlanan bu eserde 1718 – 1923 yılları arasındaki değişmeler incelenmiştir. Lale Devri’nin başlangıcından III. Selime kadar geçen süre ( 1718-1789) serbest kültür değişmeleri dönemi, III. Selim zamanı (1789-1807) serbest ve mecburi kültür değişmeleri arasındaki geçiş dönemi, II Mahmut’tan cumhuriyetin ilanına kadar geçen süre de (1808-1923) mecburi kültür değişmeleri dönemi olarak nitelenir.

            Serbest kültür değişmesinin ölçütü, değişiklikleri halkın başlatması, eğer yönetim başlatıyorsa değişikliğin kabulü için halkın zorlanmamasıdır. Mecburi kültür değişmeleri dönemi kendi içinde dört safhada incelenmiştir: II. Mahmut zamanı ( 1808 – 1839), Tanzimat Devri (1839 – 1876), II. Abdülhamit zamanı (1876 – 1908) ve Meşrutiyet Devri (1908 – 1923).

            “Kültür Değişmeleri” probleminin formulasyonu ve bilimsel incelenmesi Türkiye için yeni bir araştırma alanıydı. Kültür değişmeleri yalnızca yeni bir alan değil aynı zamanda iki yüzyıldan fazla bir süredir değişmekte olan Türkiye için çok önemli, hatta hayati bir davaydı. Mümtaz Turhan bu araştırma alanını gözler önüne serdi. Turhan, kültür değişmelerinin psikolojik ve sosyal mekanizmalarını bilimsel olarak açıklarkeni, Avrupa’ya yönelişte ve Türkiye’nin değişmesinde bilimi kavramadan ve bilimi Türkiye’nin sosyal yapısına yerleştirmeden bir yere varılamayacağını da vurguladı.

            Yirmi yaşında bir genç olarak Berlin’de üniversite öğrenimiyle başlayan bilimle tanışıklığı, onun dünyaya bakışında köklü ve bütün hayatı boyunca sürecek bir değişiklik, bir yenilik meydana getirmekle kalmadı; onu Türkiye’nin meselelerine de o açıdan bakmaya yöneltti. Türkiye’nin iki yüzyıldır değişme sancıları içinde kıvrandığı halde bir türlü tam anlamıyla kalkınamamasının ve Avrupa gibi olmamasının sebebi, bilim zihniyetinden yoksun olma, bilim araştırmalarını sosyal yapıya yerleştirememe ve her yönüyle millet hayatını sürekli ilerleyen bilimin verilerine göre geliştirememe idi. Vardığı bu görüşle o, “Avrupa” kavramını, kendinden önce Avrupa’yı görüp etkilenen bütün siyaset ve fikir adamlarından farklı bir ağırlık noktası üzerine oturtuyordu.

            Gerçekten Turhan, Avrupa’nın modern salon hayatından, geniş caddelerinden, yeşil alanlarından, ışıltılı çarşılarından, müzelerinden, görkemli binalarından, düzgün işleyen sosyal ilişkilerinden ve etkin kamu işlemlerinden söz etmeden, “Avrupa”yı, “bilim zihniyeti” ve “bilim araştırmaları” kavramlarıyla özdeş gördü. Turhan, Türk düşünce hayatının ve ülke yönetiminin dikkatini bu noktaya açıkça ve ısrarla çekmeye çalışan ve bu çabasının bilimsel temellerini açıklayan ilk düşünce adamıdır. Turhan’a göre, yüzeysel bakanların Avrupa’da hayran olduğu her şey, bilim zihniyetinin ve bilimsel araştırmaların etkisiyle oluşmuştur. Görüntüler birer sonuçtur; o sonuçları doğuran kaynağı görmek gerekir.

            Bilimi vurgulamada Mümtaz Turhan’dan önce Ziya Gökalp belki tek istisnadır. Türk toplumunun meselelerini, kişisel tutumların ve girişimlerin dışında kendi içinde sebep-sonuç bağları olan objektif olaylar örgüsü olarak gören Ziya Gökalp, sosyolojik analiz disiplinini Türk bilim ve fikir hayatına getirmek bakımından elbette gerçek bir çığır açıcıdır. Turhan’ın Ziya Gökalp’ten farklı olarak Avrupa’nın büyük bilim adamlarının yanında usta-çırak, usta-kalfa ilişkisi içinde yetişme ve daha sonra birçok değerli bilim adamıyla meslektaş ilişkisi çerçevesinde temaslarını sürdürme imkanını bulmuş olması, onun bilim, bilinmeyenler alanında bilmeye uğraşma faaliyeti olarak kavramasında kritik bir etken olmuştur. Toplumun sosyolojik analizinden ve ayrı ayrı bilim disiplinlerinden ayrı olarak, “ bilim zihniyeti” denilen doğaya ve insan ilişkilerine yepyeni bir bakış tarzının önemini belirtmesi, Ziya Gökalp’ten çok farklı bir kavrayıştır. Bilimin, bir metot olarak verimliliğinin ve bilim verilerinin rasyonel kullanılışının, sosyal yapıyı temelinden biçimlendiren yepyeni bir düşünce stratejisi olduğunu göstermesi, Turhan’ın asıl önemli yanıdır. Bir araştırma faaliyeti olan bilim ile bilimsel araştırma sonuçları demek olan bilgi arasındaki fark, dramatik biçimde ilk defa Mümtaz Turhan’ın eserlerinde görülür.

            Turhan, Almanya’daki psikoloji öğrenimi sırasında Max Wertheimer, Wolfgang Köhler ve Kurt Koffa gibi Gestalt psikoloji ekolünün kurucularını tanıdı. Fakat o, psikolji içindeki belli bir akımdan etkilenmekten de çok, o bilim adamlarının kişiliğinde, bilim zihniyetinin ve bilim metodunun düşüncede doğurduğu farktan etkilendi. Değişik bir kültürde farkına vardığı ve derinden etkilendiği bu yeni düşünme tarzı onun karakteri ile kaynaştı. Gerçekten Turhan bilim zihniyeti ile ahlak dürüstlüğünün birbirinden ayrılamaz nitelikler olduğuna inanıyordu. Çünkü bilim zihniyeti onda, sadece akademik faaliyet sırasında iğreti bir metot ezberciliği değil, ister laboratuarda ister toplum içinde olsun, olaylara ve meselelere bakış tarzını belirleyen bir kafa yapısı idi.

            Mümtaz Turhan Kurtuluş Savaşı sırasında çocuk denecek yaştaydı. Fakat çiğnenen vatanın sızısını yüreğinde hissedecek kadar aklı başındaydı. İsimsiz bir vatansever olan arkadaşı Emin Molu’nun “İstanbul” dergisinin Mart 1954 sayısında yazdığı yazıda, vatan sevgisinin Mümtaz Turhan’ın ruhuna nasıl sindiğini bize duyuracak satırlar vardır: “ I. Dünya Savaşı’nın ıstırap ve sefaleti, milli mücadele ruhunun büyüklüğü içinde yetişen, böylece hem memleketin can çekişen nefesini göğüslerinde hem kurtuluşun hamlelerini nabızlarında duyan bu nesil vatanın kaderinin ta kendisi olmuş, ondan artık bir türlü ayrılamamıştır. Bağımsızlık mücadelesine kendi katılmayacak kadar genç, fakat ona seyirci kalamayacak kadar olan bu nesil...” Turhan, milli mücadele başlarken 11, zaferin 1922 yılında 14 yaşındadır. Kurtuluş Savaşı dediğimiz ve genç ihtiyar, kadın erkek bu milletin eli silah tutan her bireyini tırnaklarıyla bu topraklara tutundurarak Anadolu’yu kutsallaştıran emsalsiz mücadele çocuklukla gençlik arasındaki Mümtaz Turhan’ın kişiliğini yoğurmuş, onun çalışmalarının asıl gayesini ruhunun derinliklerinde belirlemişti. Emin Molu’yu anlatırken dediği gibi, artık her türlü faaliyetini “bütün benliklerini kaplayan milli mücadele ruhu” ile ve “şahit oldukları milli felaketlerin hatıraları içlerinde hala canlı bir şekilde yaşarken” yapacaktı.

            Nitekim Kültür Değişmeleri’nin önsözünde, konunun bilimin objektif metotlarıyla incelenmesi gereğini vurgularken Türkiye açısından taşıdığı hayati önemi belirtmekten de geri durmaz. Bu iki öge yani bilim ile vatanseverlik duygusu arasında ona göre bir zıtlık ya da uzaklık yoktur. Hatta öyle bir zamanda yazıyoruz ki bu ögelerden birincisine değer vermedikçe ikincisine sahip olmanın bir anlamı kalmamıştır. Garplılaşmanın Neresindeyiz?’in önsözünde “Sosyal hayatımızda yıkılan birçok şeylere karşı pek az şeyin yapılabilmesi derin bir kültür bunalımı yaratmıştır” dedikten sonra şöyle devam eder: “Bu durumda mutlaka bütün enerjimizi sosyal yapıyı kuvvetlendirecek önlemler etrafında toplamamız gerekiyor. Korkunç bir sosyal kurtuluş savaşı içinde olduğumuzu unutmamalıyız. Bireyin olduğu gibi milletinde kaderini bu mücadele belirleyecektir.” Bu satırlarda Rus işgali ile göç etmek zorunda kalarak yayan yollara düşmüş, sonrada Anadolu’nun orta yerinde düşman çizmesi görmenin acısını tatmış bir çocuğun şimdi bir bilim adamı olarak ekonomik kalkınma ve sosyal yapılanma savaşına yüreği titreyerek katılışını görüyoruz. Ama o, Anadolu’nun düşman çizmesinden temizlenmesinin yorgun sevincini de yaşamıştır. O yüzden, şu ümit dolu sözlerle devam eder: “ Biz memleketin imkanlarını göz önünde tutuarak bu mücadeleden zaferle çıkabileceğimize inananlardanız.”

            Turhan, milli mücadele ruhunun içinden geliyordu ve doğal olarak milliyetçiydi. “Millet” dergisinin Ocak 1943 sayısında çıkan “Niçin Milliyetçiyiz?” yazısına, yalınlığıyla insanı büyüleyen bir cevapla başlar. Bu cevap, milliyetçiliği kötüleyen tutumların bugünkü dünyanın gerçekleri karşısındaki saçmalığını apaçık ortaya koyar: “ Bizim milliyetçiliğimiz mensup olduğumuz millete bağlılığı, sevgiyi ifade eder.” Turhan’ın milliyetçiliği yapıcıdır. Hedefi, Türk milletinin ileri medeniyetli tam millet haline gelmesidir. Milliyetçilik, vatana bağlılık etrafında birleştirici bir duygu ve iradedir. Milliyetçilik yapıcı olmak için bilim temeli üzerine yükselmelidir. Bu bakımdan, dar kafalılığa değil geniş görüşlülüğe ve objektifliğe; ayrımcılığa değil, olumlu duygularla birleştiriciliğe eğilimlidir. Her şeyin kötüsü olduğu gibi milliyetçiliğin de yanlış anlaşılanı olabilir. Ama Turhan’ın milliyetçiliği insan olarak ve vatansever olarak herkesin benimsemesi gereken bir milliyetçiliktir.

            Eğer milliyetçilik ileri medeniyetli bir millet olma ve milli kültür birliğini kurma davası ise bu amaca nasıl ulaşılacaktır? Turhan’ın yazılarındaki bağlamlarda ortaya konulan fikirlerin bütünlüğü içinde yorumlanınca, bu ifadenin şu anlama geldiği anlaşılır: Bugün Batılı milletler öyle bir örgütlenme geliştirmişlerdir ki dünya siyasetiyle temasa gelen hiçbir millet, o tür bir örgütlenmeyi geliştirmeden ayakta kalamaz ve ileri denilen milletlerle eşit konuma gelemez. Batılı milletlerin gücünü oluşturan sanayi, ticaret, tarım, bankacılık, sağlık, ordu, siyaset kurumları bilimsel araştırmalara dayanarak ilerleme yolunda müthiş bir dinamizm kazanmıştır. Bilimin imkan verdiği en verimli örgütü kurma teknolojiyi kullanma, bu kurumları sürekli gelişmeye ayarlamıştır. Durmadan ilerlemek bir prensip olmuştur. Bilimsel araştırmalara dayanma ve böylece toplumun sürekli artan bir verimlilikler çalışmasını sağlama bu prensibin gereğidir. Toplumun kurumları, dıştan ve keyfi müdahalelerle değiştirilmiyor; bilimsel araştırma verilerine ve toplumun eğilimlerine göre kendiliğinden değişiyor. Bu yol, hem gelişmeyi istikrarı sağlıyor. Deneme yanılma metoduyla değil, bilim metodunun sağladığı öngörüyle ne yaptığını bilerek ve ne elde edebileceğini hesaplayarak değişmeler gerçekleştiriliyor. Yanılmalar buna rağmen olabilir. Fakat sistem, yanlışlıkları saptamaya ve sisteme geri vererek onları düzeltmeye de ayarlanmış rasyonel bir sistemdir. Bu durum, inadı, anlamsız çekişmeleri ve kişisel irrasyonellikleri duyarlılıkla saptayan ve dışlayan kişilerin gelip gittiği ama kurumların verimli ve istikrarlı bir biçimde işlemeyi sürdürdüğü bir sistemin var olması demektir.

            Bu gerçek karşısında bilimi kavramak, bilimsel araştırmaları her alanda sürekliliği olan bir gelenek haline getirmek, bilimin milletçe benimsenen sosyal bir kurum olmasına çalışmak, bilime yatırım yapmak, yerli bilimin yerli ihtiyaçlara göre yapacağı araştırmalarla toplumu bütün kurumlarıyla verimliğe kavuşturmak gerekiyor. Kişileri iyi yetiştirmek, kişileri değerlendirmek, değerli kişilerle kurumları, kişileri aşan bir süreklilik içinde istikrara kavuşturmak, bilim zihniyetine sahip bireyler yetişmesine çaba göstererek objektif düşünceyi ve buna bağlı olarak sürekli ilerlemeyi bir dinamizm halinde toplum yapısına kazandırmak, işte bütün bunlar, ileri milletlerin ortaya çıkışıyla “ geri kalmış” duruma düşen bütün milletlerin baş davası olmuştur. Mümtaz Turhan’ın milliyetçiliği ve bilimi vurgulamasının bundan başka bir anlamı yoktur. Bu gerekliliği anlamayan ve kurumları eski kafalı insanlarla sadece birer biçim olarak almaktan başka bir şey yapamayanların ülkeyi kalkındırma çabalarını, Turhan, “insan unsurunun dışında kalkınma olmaz” diyerek eleştirmiştir.

            Tarihleri, geçmişteki başarıları inançları ne olursa olsun, ne olursa olsun geri kalmış milletler bilimi toplumsal bir kurum haline getirip onun nimetlerini toplumun bütün hayatına yaymadıkça ve böylece hem bireyleri hem de toplumu aynı zamanda güçlendirmedikçe Batı karşısında zayıf ve bağımlı durumda kalmaya mahkumdur. Geçmişte bilim olmadan da güçlü bir devlet olmak ve yüksek düzeyli bir hayat kurmak mümkündü. Fakat bugün farklı bir dünyada yaşıyoruz ve artık böyle bir şey mümkün değildir. Turhan’a göre Türkiye’deki anlamsız çatışmaları ve fikir mücadelesi sanılan kör dövüşlerini önleyerek rasyonel kalkınma yoluna gidebilmek için şunu iyice anlamak gerekiyor: Ne Osmanlı İmparatorluğu din ve gelenekleri yüzünden battı ne de Türkiye sırf din ve geleneklerle bugün ihtiyaç duyduğu güce ve refaha erişebilir. Osmanlı İmparatorluğu Avrupa’da modern çağı başlatan yeni bilim zihniyetini ve bilim metodunu, bunların sosyal ve ekonomik hayata etkilerini kavrayamadığı ve zamanında bu gelişme yoluna giremediği için geri kaldı. Göreceli olarak güçsüzleşti ve battı.

            Eğer durum bu ise Türk milleti bir millet olarak kendini yeniden inşa etmek zorundadır. Toplum kurumlarını bugünün ihtiyaçlarına ayarlamak zorundadır.Türk milleti, temelleri sarsılan, kendini geliştirme ve mükemmel eserler verme yolları tıkanan istilacı kültürler karşısında milli kültürünü yeniden kurmak zorundadır.

            Turhan, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü’nde profesör oldu ve 1968’i 1969’a bağlayan gece ölümüne kadar bu görevi yaptı. Genç bilim adamlarının yetişmesine çalıştı. Kültür antropolojisi bölümünü kurdu ve gelişmesi için çaba gösterdi. Hem psikoloji hem de sosyal antropoloji bölümüne Amerika’dan sözleşmeli profesörler getirerek. Öğretim kadrosunu güçlendirdi. Sosyal psikoloji ve kültür değişmeleri konusunda alan çalışmaları yaptı. Fakat sıkı bir bilim eğitiminin, her konudaki bilimsel çalışmalar için temel oluşturucu bir zihin formasyonu kazandıracağına inandığı için ilk yetişmesindeki deneysel psikolojinin, psikoloji bölümünde ağırlıkta olmasına önem verdi. Bilim ve vatanseverlik onun bütün hayatını kapladı. Kalemin, kendi kişiliğini kavrayan bu iki değeri topluma duyurmak için kullandı.

           

 

11 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi